Gün geceye kanatlanırken, her zamanki yerinde oturmuş kitap okumaktaydı. Tam kitabın sayfasını çevirmişti ki, kapı çalındı. Durup dinledi ortamı, sonra geceye uygun devinimlerle gitti kapıyı açınca, sendeledi bir anda; tutundu kasnağa düşmemek için. Gözleri dolmaya, kalbi sıkışmaya başladı o anda. Kapıdaki tiz bir sesle sordu:
“ Beni içeri almayacak mısın baba? Böyle soğukta bekletmeyeceksin herhalde! “
Adam, titrek sesle:
“ Tabi kızım. Geç içeri. Hiç seni soğukta bekletebilir miyim? “
İçeri giren, on iki yaşlarında bir kız çocuğuydu ve girer girmez de, doğruca masanın yanına gidip; oradaki sandalyeye oturdu. Adam da sallanan iskemlesini Ona doğru
çevirip. Bir süreliğine kulübeye hakim olan sessizliği bozan kız oldu:
“ Hayrola baba. Niye öyle durgunlaştın? “
Adam sevecen bakışlarla kızına bakarken titrek sesle:
“ Kolay mı kızım!... Onca yıl geçti aradan. Hem ben!... Hem ben!... Ölüler bir daha bu dünyaya gelmezler diye bilirdim... Biraz önce seni öyle karşımda görünce... “
“ Şaşırdın değil mi baba? Onca yıl geçti aradan dediğin gibi, ben öleli; o zaman üç yaşımdaydım anımsarsan. “
Adam buruk bir anlatımla:
“ Hiç unutur muyum kızım? O akşam babaannelerdeydim ve yaptığım banyo sonrasında her zaman olduğu gibi yakarışlarda bulunuyordum Tanrı'ya; derken telefon çaldı... Babaannenin konuşmasından, bir şeyler olduğunu anlamıştım aslında fakat ne olduğunun ayırtında değildim o an için; mutfağa girdiğimde, babaannenden her şeyi öğrendim ve...
Kapıyı yumrukladım o anda; kaynar sular döküldü başımdan bir anda! Hemen annenin yanına koştuk tabi ki. Tanıdık tanımadık, herkes oradaydı. Duramadım evde; hemen attım kendimi sokağa... Dolaştım durdum, sokak ve cadde boyunca. Ertesi gün...
( sesini ağırlaştırdı ) Biliyor musun, ilk kez o zaman gördüm bir mezarın yapılışını...
( sesi titremeye başlamıştı ) Sen toprağa verilirken, vermiştim kararımı; seni orada yalnız bırakmayacak ve yanına gelecektim. Hele görünce annenin tabutunun ardından sana el sallamasını, gözünde yaşlarla...
Kabristandan çıktığımda, ciğerimin içi yanıyor; ne konuşabiliyor ne de yürüyebiliyordum. Babaanne'nin evine zor attım kendimi; zira ne evinize gidecek ne de kimseyle görüşecek gücüm vardı! Görüşmekte istemiyordum zaten... Tanrı'dan, boştu babannenin evi!... “
Kız, sözü Adam'ın ağzından aldı:
“ Ardından öz kıyım girişiminde bulundun değil mi baba? “
“ Nereden biliyorsun bunu kızım? “
“ Biz ölülere her şey malum olur baba. “
“ Çok doğru!... O an yaptığım hata; ilacı içtikten sonra büyükbabanın eski yardımcısına haber vermek oldu. “
Kız sevecen ve uysal bir tonda:
“ İyi ki de yapmışsın o hata dediğin şeyi! “
“ İyi mi kötü mü ettim bilemiyorum... Büyükbaban gelip, hastahaneye kaldırdı beni. Önce gitmek istemedim lakin... O gün kurtarıldıktan sonra, iki aya yakın yattım hastanede. Hatta, senin için yazdığım şarkı sözünü de orada tamamladım. “
“ Biliyorum, kabrimin başında okumuştun. O zamanlar hemen her gün gelirdin kabrime ve bana yaşamla ilgili sözler verirdin; benimle ilgili sözlerdi hepsi de. “
Adam buğulu gözünü kızından ayırmadan:
“ Evet, anımsıyorum... Verdiğim sözlerin bir kısmını tuttum; tavşanımızı anımsıyor musun? Ölene kadar çok iyi baktım ona, çünkü kabrinin başında söz vermiştim sana. “
“ Biliyorum. Bunun için müteşekkirim sana. “
Kızın bu sözünden sonra, odada oluşan kısa sessizliği Adam bozarak özlem dolu bir anlatımla:
“ Biliyor musun kızım, seni çok arıyorum!... Özlemin içimi o kadar çok yakıyor ki... Hele ilk zamanlar, hep senin geleceğin hayaliyle yaşadım. İçimden hep: “ Bir şey olacak ve
Kızım geri gelecek! “ diyordum. Hatta ilk yıldönümünde kabrine doğru yürürken bile içimden: “ Tanrı'm! “ diyordum: “ Tanrı'm, şimdi kabrine gideceğim ve kabri açık bulacağım; kızım orada değil, evinde olacak ve Onu evde beni beklerken bulacağım! “ “
Kızı hemen atıldı:
“ Fakat, bu olanaksız babacığım! İnsan bir kere göklerdeki meleklere selam verdi mi, dönüşü olmaz bu dünyaya! “
Adam dolu gözlerle ve buğulu bir sesle:
“ Bilmez miyim kızım! Benimkisi, bir züğürt avuntusu işte... Fakat, şimdi yanımda ve sağ salim karşımdasın ya... “
Kız, sözü Adam'ın ağzından alıp, ortama uygun ses tonuyla:
“ Ben, beyninde oluşturduğun bir düşüm... Yani, sen istediğin için buradayım. Benim bu halim, bu konuşmalarımız; senin beyninin bir ürünü. “
Adam korkak bir anlatımla:
“ Yani, şimdi gerçek değil misin? Tıpkı o gün olduğu gibi yeniden sonsuzluğa yol alacaksın yani. “
“ Üzülme baba! Hep senin düşlerinde olacağım; rüyalarında seninle birlikte, sabaha kanat açacağım... Unutma baba, sen benim kalbimdesin; ben de hep senin ruhundayım! Sonsuza kadar! Beni özlediğinde, daima şunu anımsa; cennetteyim ve çok iyi bir konumdayım; ecel bizi ayırsa bile bir gün... Bir gün mutlaka, Tanrı'nın dileğiyle orada buluşacağız... Bunu düşün ve kalbini serin tut! “
Akşamla birlikte kalktı Adam uzandığı yataktan. Hala gecenin etkisi üzerindeyken, iç odaya henüz geçmişti ki, açılan kulübe kapısının gıcırtısını duyup, hemen odaya geri
döndü. Kim olabilirdi ki Ondan başka kapıyı böyle açan? Kapıya baktığındaysa, şaşkınlığı bir kez daha arttı... On sekiz yaşlarında bir kız kapının ağzında elinde anahtarla durmaktaydı.
Adam, şaşkın şaşkın kıza bakarken; O da odanın içinde ilerleyip, camdan şöyle bir dışarı göz attıktan sonra Ona doğru dönerek: “ Amma da zor oldu bu havada buraya gelmem. Sahi, bu havada burada ne yapıyorsun “ diye sordu. Adam şaşkın bir anlatımla:
“ Gördüğün gibi kızım, kafamı dinliyorum. Hem nereden bildin burada olduğumu? Ayrıca anahtarı nereden aldın? “
“ Bunca yıllık kızınım, izin ver de bileyim! Ne zaman daralsan, hep buraya gelirdin... Yani, seni burada bulacağımı biliyorum. “
“ Akıllı kızım benim! Çocukken de böyleydin. Anahtarı nereden bulduğunu söylemedin hala. “
Kız, elindeki anahtarları masanın üzerine koyarken:
“ Yedek anahtarlıktan aldım. Yedeklemeyi sevdiğin için buranın anahtarlarının da yedeğini yaptırmıştın. “
Adam sevecen tonda:
“ Akıllı Vildan'ım benim! Nasıl da bilir huyumu. “
Vildan odanın içine göz atarken:
“ E! Ne yapıyorsun burada tek başına? Gördüğüm kadarıyla masa boş değil; yeni bir yapıt için mi kapandın buraya? “
Adam ona doğru yürürken:
“ Hem evet, hem hayır! Kendimle baş başa kalıp, çözümleme yapmak için geldim buraya. “
Vildan, kütük bozması sehpaya otururken:
“ İyi! Yapabildin mi bari? “
Adam kapının önünden odanın içine dönerken:
“ Sayılır! Bazı şeyler konusunda oldukça yol aldım. “
“ Peki bunlar yeni yapıtının konusu olacak mı? “
Adam şöminenin yanından kızına bakarak:
“ Bilmem. Belki de... Hem beni bırak da, sen nasılsın? Ben gittikten sonra neler yaptın? “
“ Hiç! Her zamanki işler işte; okul, ev, okul... Değişen bir şey olmadı fakat seni çok özledim! “
Adam özlem dolu anlatımla ve kısık sesle:
“ Ben de seni kızım! Bilsen nasıl burnumda tüttün. Hem biliyor musun, dün gece Damla geldi. “
Vildan şaşkın: “ Damla mı? “ diye sordu ve:
“ Hani ben dört yaşımdayken ölen... İyi de, nasıl olur böyle bir şey? O ölmemiş miydi? “
Adam acı bir gülümsemenin ardından buruk bir tonda:
“ İnsan, sevdiğini bir kere, istedi mi, her şey olanaklıdır kızım. İşin açığı, benim beynim getirdi Onu buraya... Öylesine özlemiştim ki Onu... “
Vildan kısık sesle:
“ Anlıyorum! Peki neler konuştunuz? “
“ Öylesine işte!... Şuradan buradan; beraber yaşadıklarımızdan; özlem dolu anılardan!... “
Vildan: “ Senin ve Onun adına sevindim. Yıllar sonra bu biçimde de olsa beraber olduğunuza. Keşke yaşasaydı da, hep beraber güzel ve mutlu günler geçirseydik. “
Adam dudağını ısırdı:
“ Benim güzel ve sevecen kızım! Sen olmasaydın ben ne yapardım? İyi ki varsın sen! Sayende katlandım Onun acısına; O öldükten sonra, bütün ilgi ve sevgimi sana yönelttim... En iyi yerlere gelebilmen için, nasıl da çabaladım. “
Vildan Adamın elini tutarak:
“ Biliyorum. O desteğin ve sevgin sayesinde şu an buradayım ya. “
“ Dünya tatlım benim! Sen olmasan, şu anda nerede ve ne haldeydim kim bilir; belki de... Belki de çoktan çekip gitmiştim bu dünyadan! “
“ Korkutma beni! Asıl seninle var olan benim. “
Adam başını sallarken, bir yandan de kızının elini okşayarak:
“ Bilmez miyim kızım! Ama şunu bil ki, eğer sana bir şey olursa, ahtım olsun, hemen yanına gelirim; fazla yalnız bırakmam sizi!... Mutlaka, ama mutlaka, bir biçimde yaşantıma son veririm! “
“ Tanrı aşkına korkutma beni! Hem öyle bir şey olsa bile, Tanrı'nın buyruğuna karşı mı geleceksin? “
“ Evet kızım! O seferlik evet! Çünkü yaşama nedenimsin!
Vildan aynı sevecenlikle: “ Sağ ol! Sen de benim yaşam direğimsin ve Tanrı dilediği sürece hep yanında olacağım, “ deyip, saatine baktı:
“ Zaman oldukça ilerlemiş. İzin verirsen yatabilir miyim? “
“ Tabi kızım. Sen kendine bak. Hem çocukken de böyleydin; tavuk gibi erkenden yatardın. Bir konukluğa giderdik; bir de bakmışız ki, Vildan'ımız uyuyuvermiş... Hadi, Tanrı rahatlık versin! İyi gecelerin olsun. Güzel güzel düşler gör! “
Vildan yatağa doğru ilerlerken:
“ Sen de yat. Ne yapacaksın oturup da. Sabah erken kalkarsın hiç olmazsa. “
“ Sen yat kızım. Biraz daha oturmak istiyorum. Hem demlediğim çay bitmedi daha... Bilirsin israfa ne kadar karşıyım. “
Adam elinde fincanla iç odaya geçti gecenin bir yarısı. Döndüğünde yatağa baktı göz ucuyla; kızı arkasını dönmüş, mışıl mışıl uyumaktaydı, tıpkı çocukluğundaki gibi. Elindeki fincanı sehpaya koyup, her zamanki sallanan iskemlesini cama doğru yanaştırıp oturdu, gülü incitmekten çekinir gibi sessizce. Çayından bir yudum alıp, geriye doğru yaslandı. Gözlerini camdan dışarı doğru sabitledikten sonra, kendi kendine ağır ağır:
“ Daha dün gibi anımsıyorum; minicik elli, kara gözlü bir çocuktun. Oysa şimdi, on sekiz yaşında bir genç kız olarak karşımdasın. Tanrı bilir, bir iki yıla kalmaz; sen de uçar gidersin kendi yoluna... Oysa, dün gibi aklımda başını koluma yaslayışın… Anımsıyor musun hala bilmem; hani bir kış gecesi eve uçuş giysilerimle gelmiştim de, nasıl da incelemiştin o armaları merakla. Her gelişimde eve, nasıl da sarılırdın bana. Hele minicik çocukken hiç ayrılmazdın yanımdan. Nasıl da tüterdin gözümde; sesini duyunca öyle mutlanır ve umutlanırdım ki... Seni... Seni, ölen Damla’mın yerine koymuştum; Ona veremediğim tüm sevgimi sana aktarmıştım... Dayanamazdım ki senden ayrılmaya...
O köyde geçen yılların sırasındaki gönüllü ayrılığımız ne kadar zor gelirdi bana bir bilsen! O zaman, senden ayrılmayacağıma dair sözler vermiştim, sana geceler boyu sessizce.
Ve eğer kızım, senden bir gün Damla gibi ayrılmak zorunda kalırsam; yemin ediyorum, hemen yanına gelirim hiç düşünmeden! Çünkü benim bir tanem, göz bebeğimsin; benim için bir su damlası kadar kutsalsın! “
Bu düşüncelerinden sıyrılıp, biraz olsun hava almak için dışarı çıkmaya hazırlandığı sırada, sehpanın üzerindeki klasöre çarptı ayağı. Eğilip, klasörden saçılanları toplarken de gözü bir kağıda ilişti: bu bir ev resmiydi...
Dikkatlice baktı resme; evet, yanılmıyordu... Resim, yaşantısında önemli bir yer oynamış, ilk öyküsünü yazmasına neden olan, rahmetli amcasının eviydi. Resimden gözlerini ayırmadan oturdu sallanan iskemlesine ve sandalye bir ileri, bir geri gidip gelirken, O çoktan evin içine dalmıştı.
Yetmişli yılların ortalarında yapılmış olan ev, gecekondu tipiydi; tıpkı civardaki evler gibi. Mahallenin girişinde ve çevresindeki en yakın evle olan uzaklığı, yüz elli metre kadar olmasına karşın, bu uzaklık, Onun diğer evlerle olan bağlantısını koparamamış; içindeki sıcaklığı yok edememişti; sevgi dolu insanlar yaşıyordu içinde çünkü ve tam bir insanlık abidesiydi evin sahipleri. İşte bu yüzden sık sık gittiği bu evde, arınıyor ve kendini buluyordu. Onun gözünde orası bir ev değil, yaşayan bir varlıktı.
Ev, ilk zamanlar amca tarafının tamamının bir arada yaşadığı bir yerken, yavaş yavaş çocukların büyümesi ve birer birer yuvadan uçmasıyla, amcasının, yengesinin ve amcasının büyük oğluyla gelinin yaşadığı bir mekana dönüşmüştü. Evle gerçek anlamda tanışması da bu yıllara denk düşüyordu zaten. Önceleri seyrek başlayan gidiş gelişleri, giderek sıklaşıp; yerini uzun soluklu kalışlara bırakmıştı. Bunda, amcasının küçük oğlunun da etkisi vardı. Zira Onunla, akrabanın ötesinde, liseden sıra arkadaşıydılar.
O, O evde yaşamasa, bu kadar sık gider miydi Oraya, bilinmez... Şimdilerde geriye bakıp düşündükçe, iyi ki amcasının küçük oğlu orada yaşamış, diyordu; Onun sayesinde sıcak bir yuva bulmuş, uzak yaşadığı içten aile ortamına kavuşmuştu.
Seksenli yılların son yarısı ve doksanlı yılların tamamı o evde geçmişti; bazen coşkulu, bazen de sıkıntılarıyla birlikte. Evin yaşam mekanları olan salonunda kışın, balkonunda yazın, çeşitli sohbetler yaşamışlardı sevgi dolu. Bütün bunların arasında, grilikler de olmamış değildi, fakat, hemen örtülmüştü sevgi sözcükleriyle bu grilikler.
Hiç unutmuyordu; amcasının sağlığında, her bayramın ilk günü orada toplanılır, yenen sıcak bayram yemekleri eşliğinde, tatlı ötesi sohbetlere dalınırdı. Sadece bayramlarla sınırlı kalmazdı bu anlar, bütün bir yıla yayıldığı da olurdu; ta ki amcasının ölümüne kadar...
Evet, amcası... Tıknaz yapılıydı ve son derece iyimserdi. Onunla bunca yıl geçirmesine karşın, hiç kızdığını görmemişti. Yaşama iyimser bakmanın yanı sıra bir o kadar da insancıl, bir o kadar şakacıydı ve son anına kadar da yitirmemişti bu özelliklerini...
Ölümüyle, Ev yasa bürünmüş; o ekvatordan sıcak mekan, bir anda kutupları çatlatacak hale gelivermişti; özellikle, amcasının aynı evi paylaştığı büyük oğlunun, Onun ölümünden sonra, evden kaçmak için sanki böyle bir fırsat kolluyormuş gibi, karısını ve çocuklarını alıp göçüşüyle, Ev mezar sessizliğine bürünüvermişti. Ve yine patavatsız tavırlarını sergilemeye devam etmişti; çünkü çocukluğunu utanmadan dışa vurabildiği tek yer Orasıydı; Orada, yaşamın tüm baskılarından arınıyordu zira. Belki de bu yüzden, amcasının ölümünü bir hafta geç haber vermişlerdi Ona; hastahanede yattığını da söylememişlerdi zaten.
Güneşli bir ağustos sonuydu amcasının ölüm haberini alışı ve işin ilginç tarafı da, öğrenmesi de Ev'in verandasında olmuştu. Oraya öylesine geldiğini sanıyordu o gün, tıpkı diğer gelişlerinde olduğu gibi… Daha bir ay önce, amcasının en küçük oğlunun düğününe sahne olan Ev, şimdi amcasının cenazesini uğurluyordu. Fakat hayır! Yaşam bu kadar zalim olamazdı! Ama olmuştu işte!... Çok değil, daha bir ay önce düğün telaşı içindeki aile; şimdi yas yemeği peşindeydi ve hiçbir şey Ondan sonra, eskisi gibi olmayacaktı o Evde; amcasının ölümü bir milat olmuş; Ev'in çözülmesine yol açan bir etmene dönüşüvermişti bir anda.
Amcasının ahrete gidişiyle birlikte, önceleri aynı düzeyde giden evdekilerle ilişkisi, zaman içinde yavaşlamaya ve aksamaya; sonrasında da, giderek bozulmaya yüz tuttuysa da, ilerleyen yıllarla birlikte, yeniden eski rayına oturmaya başlamıştı.
Bozulmaya neden olan bir etmen de o sıralarda yazdığı bir öyküydü. Evet, bir öykü yazmıştı o Ev'i konu alan ve ilk öyküsü olmasının yanı sıra, ilk uzun öykü denemesiydi de. Bu öyküyle birlikte, bir yemin de bozulmuştu; zira yazın yaşamına ilk kez adım attığında, asla öykü yazmayacağına dair yemin etmişti. Fakat nasıl olduysa, bu yemini bir ocak ayında bozuluvermişti...
O anı son derece iyi anımsıyordu; soğuk bir ocak akşamında, uğradığı Ev'in, kapısını açan yengesi, amca oğlunun evde olmadığını, söylemişti. O anda oldukça bozulmuştu; o moral bozukluğuyla da oradan ayrılırken dönüp yengesini kapının ağzından ona bakarken görmüştü. İki gün sonra, yine bir akşam, öykü gelip yerleşivermişti kafasına. Ve ne yaptıysa da kurtulamayınca bu fikirden; çaresiz oturup daktilosunun başına, yazmaya koyulmuştu. Oldukça sıkıntılı geçen yazım aşamasından sonra, yayınlanması için de, bir yıl beklemesi gerekmişti. Yayınlandığını gördüğü andaki sevincini hiçbir şey anlatamazdı fakat... Yarım kalmıştı bu sevinci, zira amcasının bir diğer oğlu, buna şiddetle karşı çıkıp; ilgili yayınevini arayarak, bir güzel paylamıştı yayıncıları.
Sonuçta, Onunla ve de dolayısıyla evdeki diğer kişilerle arası açılmıştı Adam'ın. Bütün bu sürecin sonu, öyküyü kopyalarıyla birlikte yakmasına neden olmuştu.
O sıralar, amcasının küçük oğluyla da arasının grileşmesine yol açmasına karşın, tıpkı eskiden olduğu gibi her akşam o Ev'e gidiyor; hiçbir şey olmamış gibi olağan sohbetin ardından, saat ona doğru da evine yollanıyordu.
Asıl grilik, amcasının küçük oğlunun nişanlanmasından sonra yaşanmaya başlamıştı. Bu, Adam'ı oldukça huzursuz yaparak, pireyi deve yapar hale getirmişti. Kim bilir, belki de gizliden gizliye kıskanıyordu amcasının küçük oğlunu. Zira O, bütün istemelerine karşın bir türlü evlenemiyordu… Hele Ege'ye göçen amcasının diğer oğlundan duydukları... Resmen beyninden vurulmuştu. O andan itibaren de… Belki de bu yüzden, o sıralarda zamanlı zamansız o Ev'e gidiyor; kimseyi bulamayınca da balkonda saatlerce oturuyordu... Hatta bir kış akşamı, diz boyu karlarla aldırmadan oraya gitmiş; saatlerce Ev'in çevresinde dolanıp durduktan sonra, bahçe kapısına resmini iliştirip; kaçar gibi uzaklaşmıştı oradan.
O Ev'e gönderdiği mektuplar da o sıralarda başlamıştı; hemen her gün, bir mektup gönderiyordu. Kimbilir, içindeki kıskançlığı ve öfkeyi belki de böyle bastırıyordu.
Bütün bu griliklerin yanı sıra, güzel anılar da edinmişti orada; sıcak aile ortamında geçen dostluklar örneğin. Doksanlı yılların ilk yarısında, koşulları sonuna kadar zorlayıp, Orada kalışı, bayramlardaki sıcak anlar, Ev'in değişmez içeceği çayın eşliğindeki, yazın balkonda, kışın da Ev'in salonunda sımsıcak sohbetler... Bütün bunlar, doksanlı yılların son yarısıyla birlikte, azalmaya başlamış ve o yılların son çeyreğinde, amcasının küçük oğlunun ailesiyle birlikte o Ev'den göçmesiyle sona ermişti. Bir bayram akşamını saymazsak, oraya gidişi evlendikten sonra olmuştu.
Fakat yine de, o Ev'den kopamamıştı. Zira orası, kendisini bulduğu, arınıp mutlandığı ve umutlandığı sıcak aile ortamını tattığı amcasının evi; ikinci bir söylemle; HÜSEYİN AMCA DERGAHIYDI Onun için...
NOT: Bu öykü 2004 yılında kaleme aldığım ve içinde kendime ait izlenimler de barındıran “ Yüzleşme “ adlı romanımdan alıntılanmıştır.
O. NURİ UÇMANOV ( M. M. G. )
ANKARA … OCAK . 2010-01-21
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder