29 Aralık 2010 Çarşamba

OPENOFFİCE'DEN LİBREOFFİCE'E



27 Aralık itibariyle Pardus 2011 sürümünde geleceği söylenen libreoffice'i denemek hem de nasıl bir şey olduğunu görmek için bilgisayarımın Windows Xp yüklü kısmında bulunan Openoffice'i kaldırıp yerine Libreoffice'i kurdum.
Kurulumdan hemen sonra merak ve heyecanla programı açtığımda Openoffice'den noksanın olmadığını aksine RC sürümü olmasına karşın artısının olduğunu gördüm. Bu yazıyı da Libreoffice Writter ile hazırlıyorum zaten. 
27 Aralık itibariyle Openoffice'in yerine Libreoffice'i kurdum kurmasına ya... Biraz zaman geçip de gün geceye dönüp içe dönüş başlayınca yıllardır kullandığım her türlü dilekçelerim dahil yazılarımı yazdığım, kitaplarımı hazırladığım ve kişisel hesaplarım dahil her türlü hesap işlerini yaptığım Openoffice'e veda etmenin hüznü içime oturuverdi. 
Fakat müthiş bir yenileşmenin yaşandığı bir çağda yaşıyoruz. İnsan bir noktadan sonra yeniliklere ayak uydurmak zorunda. Gelenekçi olan ben de buna dahilim. Ve insan yeniliklere ayak uydurmazsa yerinde saymanın ötesinde erir gider.
Zaten çağımız baş döndüren hızla oluşan bir yenileşme çağı. Öyle ki, en son teknoloji ürünü diye büyük bir heves ve heyecanla aldığınız bir ürün bir bakıvermişiniz birkaç dakika içinde teknoloji çöplüğündeki yerini alıvermiş... Saniye geçmesin ki teknoloji kendini yenilemesin. Örneğin Pardus... 2007 sürümüyle karşılaşmıştım kendisiyle. Daha doğrusu GNU/GL lisanslı işletim sistemiyle. Ve o sürümde tüm güncellemeleri ne kadar MB olursa olsun yapmak zorundaydınız. Şu ya da bu nedenle güncelleme yarım kaldığındaysa, Pardus 2007'yi baştan kurmak zorundaydınız. Bu yüzden 2007 sürümlerini kaç kez yeniden kurduğumun sayısını anımsamıyorum bile. Neyse ki 2008 sürümleriyle birlikte bu zorunluluk da ortadan kalkıverdi. Artık tüm güncellemeleri bir avazda yapmak zorunda değildiniz. Şu ya da bu nedenle güncelleme yarım kalsa bile sistemin kararlılığı etkilenmiyordu. 2008 sürümleri gelişen görselliği de beraberinde getirmişti. İstediğiniz birbirinden güzel masaüstü ve pencere dizaynını seçebiliyordunuz. 2008 sürümünün uzak ara ardından gelen 2009 sürümleriyle plazma ekranla karşılaşıverdik. Artık tüm masaüstünü kullanmak yerine şeffaf bir alanı kullanıyorduk. Yani kullanacağımız masaüstü alanı sınırlıydı. Bunun yerine ev dizinine ağırlık verilmişti. 2009 sürümlerinde diğer sürümlerin aksine her masaüstü için ayrı ayrı resim atayamıyor ve vcd/dvd izleyemiyorduk doğru dürüst. Fakat yine de Pardus kullanıcıları için bunun ciddi bir önemi yoktu. İnternet'e girebiliyor, her işimizi halledebiliyorduk ya... 
Şimdi düşünüyorum da iyi ki varsın Pardus; iyi ki varsın GNU/GL lisanslı programlar. Ve hep var olmaya devam et oldu mu! Bu baş döndüren teknoloji ortamında hep kendini geliştirerek...


O. NURİ UÇMANOV
Ankara ... 29. 12. 2010

15 Aralık 2010 Çarşamba

BARDAKTAN BOŞALIRCASINA



       Bardaktan boşalırcasına yağıyordu yağmur.  Bir kadın yağmurluğuna sıkı sıkı sarılmış, arşınlıyordu yolları; havanın aksine gözündeki muson yağmurlarını içine yağdırarak. Yüreğindeki acıyıysa, dışa vurmuyordu. Daha doğrusu vurmamaya çabalıyordu. Fakat her ne kadar dışavurmamaya çabalasa da, yüreğindeki acıyı, yüzü ve özellikle gözleri anlatıyordu her şeyi. “ Gözler kalbin aynasıydı, yalan nedir bilmezdi onlar. “ şairin dediği gibi.
       Giderek hızını arttıran yağmura inat tırmanmaya başladı yokuşu. Bir yandan yağmur, bir yandan ruh hali, öte yandan da yorgunluğuyla baş etmeye çabalıyordu yokuşu çıkarken. Ve gücünün tükenmeye yüz tuttuğu bir sırada arkasında bir ses duydu. Giderek yaklaşan sese gayriihtiyarî dönüp baktı. Tırmanmasına ara vermemişti ama yavaşlatmıştı adımlarını istem dışı. 
       Gittikçe yaklaşan motor sesi yanına geldi, geldi ve geçti gitti araba… Kadıncağız yokuşta yol alan arabanın ardından bakarken “ Ah! Keşke! “ dedi. “ Keşke dönüp beni alsa… “ Duyulmuş muydu bu temennisi, bilinmez! Giderek hızlanmaya başlayan adımlarla tırmanmasına kaldığı yerden devam etmeye durduğu sırada – ki birkaç adım atabilmişti yalnızca – araba bir kulaç kadar ötesinde duruverdi bir anda… Şaşırmıştı kadıncağız. Fakat şimdi uzun boylu şaşırmanın da hiç sırası değildi hani. Acelesi vardı…
       Arabadaki şahıs, dikiz aynasından tepesinden buharlar saçarak yokuşu tırmanmaya çalışan kadıncağızı süzüp geri vites yaptı ve kadıncağızın yamacına kadar geldikten sonra aracın sağ ön camını açtı; açtı ve…
“ İyi günler hanımefendi. Kusura bakmayın rahatsız etmiyorum umarım. Yanlış anlamazsanız… Sizi bu yağmurda böyle görünce… Kabul ederseniz gideceğiniz yere kadar bırakayım. “
       Kadıncağız kısa an çekimser kaldı. Bir süre anlatımsız bir hale büründü yüzü. Fakat beyni yapmaktaydı bir muhakeme. Derken ne düşündü bilinmez, belki yağmurda yürümenin zorluğunu, belki acelesini, belki de kendisine bu nazik öneriyi yapan adamı yolundan ve işinden daha fazla geri bırakmamayı… Kapıyı açtı ve geçti adamın yanındaki koltuğa.
       Adam, arabayı yeniden yokuş yukarı sürerken kadıncağıza dönüp, “ Affedersiniz! “ dedi ve ekledi ardından: “ Böyle gidiyorum fakat daha size gideceğiniz yeri sormadım. Sahi nereye gidiyorsunuz? “ Yağmurluğunun kapüşonunu açtıktan sonra cebinden çıkardığı mendillerle yüzünü kurlamaya çabalayan kadıncağız, “ Eczaneye, “ diye yanıt verdi. “ Ağır grip geçiren oğluma ilaç alacağım da. “ Bunu duyan adam arabayı yavaşlattı bir anda ve kadıncağıza dönerek “ Bir kez daha yanlış anlamaz ve işinize karışmış addetmezseniz, alacağınız ilacın ne olduğunu öğrenebilir miyim? “ 
       Kadıncağız kısa bir an adamın yüzüne bakınca adam “ Özür dilerim. Kabalığımı bağışlayın lütfen! Kendimi tanıtmayı unuttum; ben doktor Cahit. Şuhut devlet hastahanesinde görevliyim. Şimdi rica etsem, alacağınız ilacın adını öğrenebilir miyim? Belki bir yararım dokunur. “
       Kadıncağızın cebinden çıkarttığı kâğıtta yazan ilacın adını okuyan Cahit ona dönerek, “ Affedersiniz hanımefendi…. Adınız… “   
“ Leyla. Öğretmenim. “
“ Hoşnut oldum Leyla Hanım. Oğlum ağır grip olmuş dediniz değil mi?... Anlıyorum.Tam olarak nesi olduğunu söyler misiniz lütfen! “
Leyla Hanım: “ Vallahi doktor bey, iki gündür, yani askerden geldiğinden beri, yorgan döşek yatıyor. Ne yaptıysak yarar sağlamadı. En sonunda çareyi bu ilaçta bulmayı düşündük. “
“ Anlıyorum Leyla Hanım. Fakat bu ilaç, yarar sağlayamayabilir. Eğer izin verirseniz ve eviniz de uzak değilse, oğlunuzu bir de ben muayene etmek isterim. “
       Leyla Hanım kem kümün ardından “ Fakat nasıl olur. Sizi işinizden gücünüzden… “ gibi laflar gevelemeye çabalasa da adresi alan Cahit, aracın yönünü çoktan Leyla hanımın yaşadığı siteye çevirmişti bile.
       Huzurkent sitesinin 4. katındaki bir dairenin kapısının açılmasının ardından iki kişi içeri girdi üzerlerindeki yağmur sularını girişe bırakaraktan. Salonun kapısında beliren tıknaz yapılı, orta yaşlı bir adam kapıya doğru dönüp, “ Hayrola erken geldin! “ dedi kapıdaki kadına. O anda da kadıncağızın arkasındaki adamın ayırtına varınca; soran gözlerle kadıncağıza bakıp, boynunu sağa sola çevirdi. Tam dudaklarını birbirinden ayırmıştı ki, Leyla Hanım atıldı hemen:
“ Doktor Cahit Bey. Yolda rastladım. Sağ olsun arabasına aldı beni; yağmurda o halde yokuşu çıkarken görünce. Oğlumun durumunu öğrenince de, görmek istedi. Israr etti kıramadım ben de. “
       Bu arada kapının yamacına gelmiş olan Günay Bey, Cahit Bey’in elini sıkarken: “ Size de zahmet oldu beyefendi. Ayrıca eşime karşı yapmış olduğunuz da büyük bir incelik. “ Cahit “ Lafı mı olur beyefendi… İsminiz… Günay bey… İzin verirseniz hastamızı görebilir miyim? “ Günay bey, sanki daldığı bir şeylerden sıyrılır gibi “ Ah! Affedersiniz! Şöyle buyurun, “ diyerek koridorun dibindeki bir odayı gösterdi. Günay Bey önde, Cahit onun arkasında, Leyla Hanım da peşlerinde odaya yöneldiler… 
       Kapının sağındaki bir yatakta, 20’li yaşlarının demini sürmekte olan, bıyıkları yeni terlemiş bir genç yorgana sarılmış bir halde yatmaktaydı. İçeri girenleri görünce, feri gitmiş gözlerini şöyle bir aralayıp gelenleri süzdü. Tam bu anda da birinin üzerine doğru eğildiğinin ayırtına varınca hafifçe doğrulmaya çabaladı. Leyla Hanım’ın bir yandan yatağı ayarlamaya çalışırken, bir yandan da yorgan döşek yatan Okan’a: “ Nasılsın oğlum? Doktor Cahit Bey… Seni muayene etmeye geldi, “ girizgâhının ardından, Cahit, Okan’a yaklaşarak: 
“ Eveet! Nasılız bakalım delikanlı? … Toparlamış görünüyorsun ancak biz yine de mesleğimizin gereğini yerine getirelim bakalım. Önce şu sırtından bir başlayalım bakalım! “
       Cahit, beraberinde getirdiği çantasından streteskopunu çıkarırken, Leyla Hanım da Okan’ın sırtını açmıştı. Cahit, Okan’ın sırtını dinledikten sonra hafif bir yüz buruşturmasını takiben dilini dışarı salmasını söyledi. Dil muayenesini takiben de odada bulunanlara dönerek: “ Okan nasıl bu hale geldi? “ diye sordu. Leyla Hanım soruyu yakalayıp başladı anlatmaya:
“ Doktor bey, Okan birkaç gün önce askerden geldi. Sabahına da hastalık belirtileri başladı. Bu sabah durumu kötüye gitmeye başlayınca da…
“ Eczaneye ilaç almaya gitmek için yola düştünüz… Aslında iyi ki yolda size rastlamışım. Almayı düşündüğünüz ilaç, bu hastalığa iyi gelmez ki. Oğlunuz üşütmekten ve kendine dikkat etmemekten kaynaklanan ağır bir grip vakası geçiriyor. Bu arada, bronşları da biraz hasar görmüş… ( elini hava kaldırır ) Endişeye mahal yok! Hastahane ortamında tedavisini gerektirecek bir hal vaki değil. Evde ilaç tedavisiyle halledilebilecek bir vaka. “
       Leyla Hanım’ın dudaklarından bıraktığı, odada kısa süreli bir rüzgâr dalgalanmasına neden oldu. Ve ardından rahatlamış bir tonda: 
“ Teşekkür ederiz Cahit Bey. İyi ki yolda size rastlamışım. ( Cahit’in elinden reçeteyi almak için uzanır ) İlaçları hemen alırım. “
       Cahit reçeteyi geri çekerek, “ Hiç olur mu Leyla hanım! Bu yağmurda… Arabam ne güne duruyor. Hemen gider alır gelirim… Yo! İtiraz yok! Hem eczacıya daha rahat anlatırım durumu. İlla da gelmek istiyorsanız, Günay bey’le gider alırız. “ 
Leyla Hanım, Günay Bey’le kısa bir bakışmanın ardından Cahit’e dönerek:
“ Günay bey evde kalsın. Beraber gider alırız. “
       Üççeyrek saat kadar sonra, Huzurkent sitesinin önünde duran arabanın sağ ön kapısı açıldı ve bir kadın kaldırıma çıktıktan sonra indiği kapıya dönerek “ Bir kez daha teşekkür ederim Cahit bey. Çok sağ olun! “
Cahit: “ Rica ederim Leyla hanım. Yardımım olduysa ne mutlu bana! Yarın bu saatlerde uğrar hastamıza bakarım. Tabi eğer sizce bir sakıncası yoksa.”
       Leyla Hanımın “ Rica ederim. Ne sakıncası olabilir ki! Her zaman bekleriz. Sair zamanlarda da eşinizle birlikte buyurun. Kapımız size her zaman açık. “ demesinin ardından Cahit arabayı yokuş yönüne doğru sürerken, Leyla Hanım da arkasından bakıp iç geçirmeyi takiben, hafifçe başını sallayarak tebessümün ardından apartımanın kapısını iterek içeri girdi…        


                                                        

                                                                                                                             O. NURİ UÇMANOV
                                                        
                                                                                                          ANKARA ( EMEK ) … Aralık 2010

8 Kasım 2010 Pazartesi

WİNDOWS XP'DE DVD YAPAMAMAK




       Bir kaç gün önce TRT’nin web sitesindeki podcast bölümünden indirdiğim belgesellerden DVD Player’imde izlemek üzere video yapmaya karar verip işe koyuldum.
       İlk önce ücretsiz bir uygulama olan Any Video Converter ile belgesel dizisini convert ettim.  Tabi hepsini bilgisayarımı zorlamamak adına bir sefer de yapamadığım için, bir hafta kadar bu işle uğraşmam gerekti.
       Nihayet geçen Perşembe günü convert olayını tamamladım sabah saatlerinde. Öğleden sonraya yakın bir zamanda bilgisayarımı yeniden açtım. Ardından da Nero uygulamasını. Programın grafik ara yüzünden önce disk tipini, daha sonra da DVD video oluşturma seçeneğini seçip gerekli ayarlamaları takiben işleme başladım. 
       Programın grafik ara yüzünde yazdığı süreye göre, bir saat on beş dakika kadar bu iş sürecekti. Keyfim yerinde – sonunda DVD video diskim olacaktı ya – kâh bilgisayarımın başında oturup süreci izleyerek kâh kalkıp dolaşarak, işlemin bitmesini bekledim. Bir saat on beş dakikanın sonunda işlem bitti. Fakat istediğim sonucu elde edememiş, DVD video diskini oluşturamamıştım. Neyse, sinirime hakim olmaya çalışarak, süreci yeniden başlattım. Yeniden geçen bir saat on beş dakikanın ardından sonuç da bir değişiklik olmayınca, aldım yeniden yazılabilir DVD diskimi, taktım sürücüye ve video için gerekli olan dosyalardan veri Dvd’si oluşturdum. 
       Ardından reboot’u takiben Pardus’u açtım. Windows XP’de oluşturduğum veri Dvd’sini yeniden sürücüye takıp, dosyaları Pardus’a kopyaladım. Bu işlem bitince de, FFMEG ile dosyaları convert ettim. Zira video işletim sisteminin yapısı gereği başka türlü video disk oluşturamıyordum; çünkü dosya uzantılarının mpg formatında gerekiyordu. Yaklaşık bir saat kadar sonra yani Windows XP’de geçen süreden daha kısa bir sürede, tüm dosyaları convert ederekten DEVEDE programını açtım ve grafik ara yüzden video DVD oluştur’u seçip dosyaları tek tek ekledim. Ne yazık ki programın toplu dosya ekleme yeteneği henüz yok. Ardından gerekli ayarlamaları da yapıp, işlemi başlattım. Dosyaların ve oluşturulacak video diskin yapısından dolayı bir buçuk saat kadar süren süreç boyunda kâh internette kâh evin içinde dolandım. 
       Bir buçuk saat kadar sonraysa işlemi tamamlayan Devede programını kapatıp, sürücüye boş DVD taktım;Devede’nin oluşturduğu İSO dosyasını sağ tıklayıp, kalıbı CD/DVD oluşturma programı olan ve Pardus’da kullanılan K3B ile yazdırdım.
       Sonuçta, DVD video diskim oluşmuştu. Bana kalansa, bu video diski DVD Player’ım takıp keyifle izlemekti. Şimdi dönüp bu sürece baktığımda, yitip giden zamanıma mı, bozulan sinirlerime mi yoksa Windows XP’de DVD video oluşturma konusundaki inadıma mı yanayım bilemiyorum. Siz ne dersiniz…


                                                           
                                                                                                                           O. NURİ UÇMANOV

                                                                                                                             ANKARA… 8. 11. 2010      


29 Ekim 2010 Cuma

KORSAN VE NİMETİ




Çocukluğumda babamın iş yerine giderdim sık sık ve gittiğimde de kulaklarım şişerdi. Neden mi? Gelen gürültülerden. Evet, babamın iş yerinin hemen yanındaki caddeden, şimdilerde dolmuşların Ulus'a çıkmak için kullandıkları, yoğun biçimde müzik gürültüleri girerdi içeriye. Kusura bakmayın ses diyemiyorum zira ne olduğu belirsizdi bunların ve müzik sesi demek bunlara bağışlayın lütfen gerçek müziğe hakaret olurdu.
Sonra birden bire kesiliverdi o sesler 12 Eylül kalkışmasından sonra gelen Anap iktidarıyla birlikte. Sadece o gürültüler değildi kesilen; caddeyi işgal eden kalabalık da yok olmuştu bunlarla birlikte.
Ve ilerleyen günlerde öğrendik ki, bunlar korsanmış ve her konuda cesur adımlar atan rahmetli Özal korsanla mücadele kapsamında aynı adımları atmaktan çekinmemiş. Bu adımların sonucuymuş ortadan yok olan bu gürültüler ve ona bağlı kalabalık. O sıralarda babamın dairesinde çalışan memurlar olumlu sözler etmişlerdi bunlar hakkında. Fakat ettikleri bu olumlu sözlerin bu gürültünün ortadan kalkmasıyla ilgili olduğunu toplumun büyük bir çoğunluğuyla birlikte kanıtlamış oldular ilerleyen yıllar içinde.
Aslında korsan ortadan kalkmıştı, fakat kalkmamıştı. Aksine yer altına inip uğraşlarına el altından devam etmişti ilerleyen yıllarla birlikte. Bir de bunlara toplumun yanlış maddi politikalar sonucu çaresiz desteğiyle birleşince, başlı başına bir sektör olup çıkıvermişti bir anda; Türkiye ekonomisinden bile büyük olan bu sektör ilerleyen yıllarla birlikte daha büyüvermişti.
Ne yapıt ortaya koyanlar kazanıyordu o sırada, ne yorumcular, ne de bu işlen yasal olarak ekmek yiyen çalışanlar. Kazanmayan biri daha vardı ve onun yitirdikleri diğerlerinden daha fazlaydı. Ülkede oluşan kayıt dışı ekonomi ve onun baş aktörü olan korsan sektörü en büyük darbeyi devlete vuruyordu. Ve devlet bunun ayırtında olamıyordu; belki de olmak istemiyordu kimbilir.
O kadar ileri boyuta varmıştı ki bu korsan işi; sokaklarda bu işi yapan kişiler, bir yazara kendi kitabının korsan kopyasını satabiliyorlardı iyi olmayan sözcüklerle. Zaten alım gücü düşürülmüş olan toplum, korsan kitaba ve müzik ürünlerine yönelmek zorunda kalıyordu. Ve devletin başındakiler de seviniyordu aymazlıkla; halk okuyor, dinliyor diye. Evet halk okuyordu ve dinliyordu fakat bu dinlemeler ve okumaların yankıları bu işten yasal olarak ekmek yiyenlere eksi değer olarak yansıyordu dolayısıyla da devlete.
Milenyumla birlikte değişmeyen bu ülke birden bire bir değişimin içine itilmişti, milenyumu bir iki geçe. Birden bire ayırtına varmıştı müzik sektörünün içinde olanlar, yazın sektörüyle birlikte. Fakat bu ayırımın çok çabuk ayırtında olanlar müzik sektöründekiler oldu. Seksenli yılların ikinci yarısıyla başlayan ve büyük bir iştahla lanse edilen bandrol uygulamasının yetersizliği bir anda önlerine çıkınca, şapkalarını masaya yapıştırıp, kafalarını patlatmaya başladılar ve bu patlatmanın sonucu da müzikseverlere CD ve kaset fiyatlarındaki indirim olarak yansıdı. Bir anda 10 – 12 milyona satılan CD’ler 5 – 6 milyona, yani kaset fiyatına, iniverdi.
Müzik sektöründeki bu radikal kararı yazın sektörünün izlemesiyse maalesef bu kadar kolay ve çabuk olmadı. Bunun için çok değil birkaç ay beklemek gerekti.
Aynı kaos şimdilerde yazılım sektöründe yaşanıyor. Herkesin gereksinim duyduğu programlar, GNU/GL lisanslı programlar olmasına karşın, astronomik fiyatla satılıyor. Bundan yazılım firması kazanmıyor. Peki kim kazanıyor? Yanıt basit ve hemen aklınıza gelen; korsancılar. Hemen her köşe başında yazılım korsancısına rastlamak olası artık. Aklınıza gelmeyen bir kazanan daha var, bilgisayarcılar. Neden mi? Korsan yazılım birazcık bilgisayara zararlı yazılım yükleyebiliyor da ondan. Bir diğer kazanan da bu işten GNU/GL ( açık kaynak kodlu ) yazılım üre-tenler. Fakat bunların birçoğu orijinal yazılımın yerini tutmuyor.
Bence milenyumu iki geçe müzik sektöründe yaşanan değişimin acilen yazılım sektöründe de yaşanması ve yazılım fiyatlarının makul, yani herkesin alabileceği, düzeye inmesi. Bunun için iş yazılımcılara olduğu kadar biz kullanıcılara da düşmekte. Açık kaynak kodlu yazılımları destekleyelim ve orijinal yazılım üreten yazılımcıları sıkıştıralım ki, fiyatlarını indirmek zorunda kalsınlar. Yoksa 800 dolar verip bir yazılımı kim alabilir ki?



O. NURİ UÇMANOV.
Ankara … 21. 05. 09

25 Ekim 2010 Pazartesi

PARDUS’DA VCD/DVD YAPMAK



Dosyanın olduğu dizine sağ tıklayıp yetkili kullanıcı işlemleri – uç birimi burada aç diyerek root parolasıyla konsola düşün. Ardından 

ffmpeg -i videom.<dosya uzantısı > -target vcd videom.mpg 

yoluyla dosyayı dönüştürün. Bu işlemin ardından katkı deposunda bulabileceğiniz DEVEDE programını açın.
Program açılışında karşınıza gelen menüden "Video Cd" kısmını seçip devam edin. Ana ekranın sol üst kısmındaki "ekle"ye basarak açılan pencerenin üst kısmındaki açılır – kapanır bar yardımıyla dosyanın olduğu dizine giderek video dosyasını seçin. 
Pencerenin alt kısmındaki "tamam" düğmesine tıklayıp ana pencereye geri dönün. Ana pencerenin sağ alt kısmındaki “ ileri “düğmesini tıklamamı takiben açılan küçük pencerede program tarafından oluşturulacak dosya dizininin adını ve yerini görüp "tamam"ı tıkladığınızda dönüştürme işlemi başlayacaktır. Burada küçük bir parantez açıp bu işlemin, dosya boyutuna ve seçilen disk türüne (VCD/DVD vb.) göre süreceğini hatırlatalım. Bir başka deyişle, sabırlı olmanızda fayda var. 
Dönüştürme işlemi tamamlandıktan sonra programı "çık"a basıp kapatarak sürücüye boş bir disk takın. Hiçbir şey yapmayı seçerekten DEVEDE programının oluşturduğu dizini açıp buradaki CUE uzantılı dosyaya sağ tıklamayla – eylemler – kalıbı K3b ile yazdır yolunu seçin. 
Hemen akabinde açılan K3b yazma penceresinin alt kısmında bulunan “başla“düğmesine basarsanız süreç başlar. Birkaç dakika içinde VCD oluşacaktır. Bundan sonra yapmanız gereken, televizyonuma bağlı DVD oynatıcıyı açtıktan sonra oluşturulan video diskini yerleştirip arkanıza da yaslanıp, keyifle izlemek. 
 


İpuçları:
 


WMV uzantılı dosyanız varsa FFmpeg ile encode etmek zahmetine girmeyin zira DEVEDE programı bu işi sizin yerine büyük bir keyifle yapıyor. 
Belirtmem gereken bir diğer nokta da bu konuyla ilgili eğer elinizde birden fazla video dosyanız var ve bunları bütünlük arz edecek biçimde tek VCD/DVD olarak derlemek isterseniz program bunu da rahatlıkla yapıyor. Bunun için yapmanız gereken de programın ana penceresindeki "ekle" düğmesinin marifetiyle tek tek eklemek. 
Eğer isterseniz ana pencerede bulunan aşağı taşı / yukarı taşı ile çoklu dosyalarınızın sırasını değiştirebilirsiniz. Bunu yaparken oluşturacağınız video diskinin bütünlüğünü göz önüne alın derim. 
Eğer DEVEDE ile VCD disk oluşturamıyorsanız hemen umutsuzluğa kapılmayı derim. Bu durumda ilgili dizine giderek programın oluşturduğu movie dizinini silin ve DEVEDE programını yeniden açarak bu kez DVD oluşturma seçeneğine tıklayın. Aşağıdaki linkte anlatılan biçiminde DVD diskinizi oluşturun. Bu işlem bittikten sonraysa önce sürücünüze boş bir CD takın ve program tarafından oluşturulan movie dizinini açarak movie.iso dosyasına sağ tıklamayla eylemler – kalıbı K3b ile yazdır'ı seçin. Gerisini K3b otomatik olarak yapacaktır zaten. Bu arada oluşturduğunuz Video CD'yi Pardus boş CD olarak algılarsa sakın kaygılanmayın. DVD Player'ınız bunu Mini DVD olarak algılayıp oynatmaya başlayacaktır. 
Oluşturduğunuz video diskini izleme keyfinizin sıkıntıya girmesini istemiyorsanız video disk oluşturma aşamasında mutlaka kaliteli bir disk kullanmayı ihmal etmeyin.
 

http://www.ozgurlukicin.com/paket/devede/

 
                                                           O. NURİ UÇMANOV
                                                           ANKARA … EKİM 10

8 Ekim 2010 Cuma

Yağmurlu Bir Gecede (2)

 

İyice şiddetlenen yağmurun etkisiyle, göz gözü görmez olmuştu; yollar ise koca bir nehre dönmüştü. Ve bu tufanın içinden bir arazi aracı son hızla ilerliyordu. Camları parçalamak ister gibi ardı ardına çalışan sileceklerin ardından zor bela görüyordu dışarıyı şoför; bataklığa dönüşen dağ yolunda aracın direksiyon kontrolünü yitirmemenin telaşı içinde. Saatler akşamın dönmek üzere olduğunu haber vermekteydi ve araç akşamın erken saatinden beri yoldaydı...

Birkaç metre ötede ise kadınlı erkekli bir grup insan korku içinde birbirlerine sarılmış bekleşmekteydiler; üstleri başları hatta ne varsa yanlarına aldıkları, silme su ile dolmuştu. Kışın ve kış havasını daha da korkunçlaştıran dağın etkisiyle iliklerine kadar donan bu insanlar, biraz olsun ısınabilmek için birbirlerine iyice sokulmuşlardı. Kadınlar ve çocuklardan oluşan bir manga asker büyüklüğündeki bu grupta, kadınlar için için ağlayıp yardım dilenirken, çocuklar da feryat etmekteydiler... Bilenler bilir, dağın insafı yoktur; hele bir de mevsim kış olunca, dağdan insaf beklemek, despottan acıma istemeye benzer.

Araç son hızla bir yapı grubunun bahçesine dalıp, aynı hızla barakamsı bir yapının önünde durdu. İçinden üsteğmen rütbesinde bir asker indi ve yapının içine girdi. İçeride bulunan biriyle bir şeyler konuştuktan sonra dışarı çıktığında, bu kez bir başka subayla karşılaştı. Subayın “ Durum çok mu vahim? “ sorusuna “ Hem de nasıl komutanım. Eğer acil müdahale edilmese, yağmurdan telef olacaklar “ diye yanıt verdi.

“ Peki, ne yapabiliriz bu durumda? “

“ Hava desteği istesek. Başka türlü olmaz gibi komutanım. Grubun başka kurtulma şansı yok gibi. Zira bulundukları yer çok sarp. “

“ Bu ortamda dediğin çok zor. Göz gözü görmezken, hava aracı nasıl uçsun? Mantıklı ol biraz! “

“ Fakat komutanım, kaderlerine mi terk edelim onları? “

“ Etmeyeceğiz tabi. Birkaç tane iyi donanımlı komando bulduk mu iş biter. Hemen komutanlıktan gerekenleri talep edeceğim. Burada bekle ve lütfen hiçbir şey karıştırma. “

Bu sırada, dağdakiler iyice birbirlerine sarılmışlardı. Feryatları dağları tutmaktaydı. İçlerinden biri gruptan ayrılıp, başka birinin yanına gitti. Bu adam bir köşede oturmuş sigara tüttürürken, bir yandan da dağın aşağısına bakmaktaydı umutsuzca. Her yanından süzülen yağmura artık aldırmıyordu, yaşı hayli ileri bu adam. Yanına gelen kişi yavaşça seğirtti bir köşeye doğru.

“ Hayrola ne düşünürük emmi? Var midir yapılacak bir şey? Yokdur işte. Hepimiz geberip gidicek bu dağ başında. “

“ Öyle deme Hasan oğlan! Kurtuluruz belki. Allah’tan umut kesilmez bilmez misin? “

“ Keşke köyimizi birakmasaydik emmi. Şu Allah’ın dağında siginacak bir kovuk da yohdir. Hani biz erkekler neyse de, kadinlar ve çoçikler telef oldiler. “

“ Sıkma canını! Ne yapalım, kader böyleymiş. Belki ordu kurtarmaya gelir bizi. “

“ Gelse şimdiye gelirdi ordi. Hem koskoca ordi, dağdakilerden baş alip, bizimle mi uğraşacak? “

Tam bu sırada bir helikopter vızıldaması duyuldu. Birkaç kez tepelerinden geçtikten sonra uzaklaştı. Helikopteri gören dağdakiler, birbirlerine sarılırken, bir yandan da daha bir güçlü çıkarmışlardı feryatlarını. Zira buralarda helikopter demek, operasyon demekti. Mutlak felaketti sonu. Zaten bu yüzden köylerini bırakıp kaçmamışlar mıydı operasyondan canlarını kurtarmak için bu havaya karşın? Bir yanda örgüt baskısı vardı, bir yanda da operasyon korkusu…

Derken bir kez daha göründü helikopter; fakat bu kez bir değil birkaç taneydi. Hepsi de aynı rutinde ve aynı yöne doğru uçmaktaydılar. Birkaç dakika sonra dağların ardından kulakları sağır eden patlamalar duyulmaya başladı. Dağdaki köylü kadınların korkulu feryatları başladı o sırada. Bu halde ne kadar süre geçtiğini kimse bilmiyordu ki, helikopterler bir kez daha göründü köylülerin üzerinde; yine aynı rutinde, bu kez ters istikamete doğru geçtiler ve ufukta yitip gittiler.

Köylüler saklanmaya çalıştıkları kovuklardan çıkmaya başladılar yavaş yavaş. Yaşlı adamla Hasan oğlan da yeniden kayalılığın tepesinde yerlerini aldılar. Yaşlı adam sigarasından yakarken, Hasan oğlan’a da bir tane verdi. Uzun uzun soluklar çektikten sonra dağları gerisine bakarken:

“ Eyi vurdiler! Lakin bu böyle gitmez. Nereye kadar surecektir böyle? Aha 30 yildir bu sıkıntiyi çekeriz. Operasyon çözüm getirmiyor işte! Onca insan telef olmiştir; onca koylu yerinden yurdinden edilmiştir. Sonuç ne olmiştir? Koca bir hiç! Hiç oğli hiç! “

“ Haklı dersin emmi. Baştankara sürip giden bir kör döğüşi denir buna. Ne oraya yaramiştir, ne de bu tarafa… “

Sözlerinin gerisini getiremedi Hasan oğlan. Tam o anda başlarında bir helikopter belirdi. Bir süre başlarında dolandıktan sonra içinden bir asker başını uzattı ve kayalıktakilere:

“ Kaç kişisiniz orada? “ diye seslendi. Yaşlı adam sigarasını yere savururken “ Kadinlar ve çociklarla birlikte hepi topi 25 varız komitan. “

Asker bir süre helikopter pilotlarıyla bir şeyler konuştuktan sonra yaşlı adama yeniden seslendi:

“ Aranızda hasta ve dayanamayacak olanlar var mı? “

Hasan oğlan yanıtladı bu soruyu:

“ Kadinlar ve çociklar dayanacak gucu geçmiştir. Bir de… “

“ Bir de? Devam et anlat. Ama çabuk ol! “

“ Aga emminin durumi eyi değildir. “

“ Tamam o zaman. Öncelikle onları kurtaracağız. Sen akıllı birine benziyorsun. Bize yardım edebilecek misin? “

“ Evelallah komitanim. Emret yeter. “

“ Güzel! Şimdi yavaşça kadınlar ve çocukların olduğu yere geç ve bizim uzatacağımız ipi tut. Sonra yavaşça ve teker teker onları ipe bağla. Gerisini bize bırak. Hadi çabuk ol! “

Hasan oğlan yerinden kalkıp, diğerlerinin olduğu yöne doğru seğirtirken helikopter de o tarafa doğru yönünü çevirmişti bile. Hasan oğlan’ın kendi dilinde yaptığı açıklamanın ardından helikopterdeki asker ipi uzattı. Hasan oğlan önce yaşlılardan başlayarak, kadınlar ve çocuklarla birlikte yürüyemeyecek durumda olan ağa emmiyi helikoptere gönderdi. Fakat bir sorun vardı; helikopter ne kadar geniş olsa da dolmuştu. Hasan oğlan ve yaşlı adama yer kalmamıştı. Asker başını aşağıya uzatıp:

“ Helikopter doldu. Sizleri birazdan gelip alacağız. O zamana kadar dayanabilecek misiniz? “ diye sordu. Yaşlı adam yanıt verdi bu soruya:

“ Merak etmeyesin komitan. Dayanırık evelallah. Sen var kurtar onları. Hadi selametle! “

Helikopter tam havalanacakken birden sağ tarafa doğru hafifçe savruldu fakat pilot toparlamayı başarmıştı hemen. Yükselmeye çalıştıkları sırada birden kopan fırtına, beraberinde şiddetli yağışı da getirmişti. Yalpalamaları en aza indirmeye çalışarak yükseldi, yükseldi ve güvenli bir irtifaya ulaşınca da, gerçi o havada ne kadar güvenli olabilirdi çıktıkları irtifa bilinmezdi, geldiği istikamete doğru uzaklaşırken, aşağıda kalan Hasan oğlan ve yaşlı adam arkasından bakıyorlardı umutsuzca kovuğa girerlerken.

O tipi biçiminde yağan yağmurda ne kadar kaldıklarını bilemiyorlardı tepelerinde bir gölge görene kadar. Hasan oğlan hemen kovuktan dışarı çıkıp gölgeye doğru yönelirken gökyüzüne doğru el salladı. Ardından da yaşı adama dönüp:

“ Aha! Geldiler emmi. Ben dememiş miydim? “

Asker başını helikopterden aşağıya uzatırken bir kez daha Hasan oğlan’a “ Hazır mısınız? Birazdan sizi yukarı çekeceğiz. Aynı yöntem. “ dedi. Hasan oğlan’ın başını sallamasının ardından da halatı aşağıya uzattı. Hasan oğlan, önce yaşlı adamı bağlamak istediyse de, yaşı adam karşı çıktı buna. Ortada tartışacak zaman da yoktu, zira tipiyi aratmayan yağmur yine başlamaya yüz tutmuştu. Çaresiz Hasan oğlan bağladı halatı beline ve helikoptere çekildi. Ardından asker beline bağladığı halatla aşağıya sarktı; yaşlı adamı kapıp, yukarı çıkacağı sırada birden tipi tufan kopuverdi. Asker ancak toparlanabilmişti savrulan helikopterle birlikte. Fakat yaşlı adam şanslı değildi asker kadar. O savrulma esnasında askerin elinden kaymış ve kayalıklara yuvarlanıvermişti. Asker bozuk moralle yaşlı adamın kanlar içindeki cesedine bakıp, başını salladı. Bu yitip giden kaçıncı candı? Verilen kaçıncı kurbandı kör dövüşüne?

Hasan oğlan olan biteni dehşet içinde izlemişti. Gözlerinde biriken öfkeyle, arka tarafına baktı, baktı… helikopter zar zor havalanıp kuzeye doğru yönelirken.

O. NURİ UÇMANOV ( M. M. G. )

<I style="mso-bidi-font-style: normal"> ANKARA … OCAK 2010 </I>

5 Ekim 2010 Salı

RSS eklemek

İyi akşamlar.
 Az önce web siteme nihayet RSS eklemeyi başardım. Fakat bunun için epey bir uğraşmam gerekti. Önce google'dan rss adreslerini aldım fakat iş bununla bitmiyordu. Bütün adresleri deneyip, çalışma durumlarını kontrol etmem gerekti. Gerçi eski web siteme rss eklemiştim fakat o zaman elimde akışların listesi vardı. Şimdiyse resmen kör uçuş yaptım. 
Uzun yorucu bir uğraştan sonra nihayet Rss akış adresi web siteme eklenmişti.

İçimden Trenler Geçen Şehir



       İçimden tren geçen şehir. Yürüyorum tren yolu boyunca. Yürüyorum… yürüyorum, yürüyorum… Sonra birden bire atlıyorum geçen bir trene, çocuk cıvıltıları arasında. Nereye gittiğine bakmaksızın.
       Tren giderken raylar üstünde, dilime bir türkü takılıyor: “ kara tren gelmez mi ola / düdüğünü çalmaz mı ola / gurbet ele yar yolladım / mektubunu yazmaz mı ola. “ Sonrasında bir tane daha: “ Ankara’nın tren yolu gahi eğri gahi doğru “. Daha sonrasında ne kadar türkü varsa söylüyorum trenle ilgili; eğri doğru yollarda giderken. Tek başıma vagonda oturmuş gelen geçen çayırları ve insanları izliyorum. Sonra birden bire ayrıtına varıyorum ki, bu trenin benden başka yolcusu yok!  
       Uzak, çok uzak bir istasyonda iniyorum trenden. Bilmediğim ve hiç tanımadığım bu şehirde karışıyorum insanların arasına. Yürüyorum sokakları boyunca. Geçiyorum köprülerinden ve parklarından. Aldırmadan yabani bakışlara… Aldırsam ne olacak sanki? Bir daha uğramayacağım ki  nasıl olsa bu şehre.
       Sonrasında, yeniden vuruyorum kendimi tren yoluna. İlk istasyonda atlıyorum yeni bir trene; nereye gittiğine aldırmadan düşüyorum yeniden yollara…


                                                                                                                           O. NURİ UÇMANOV
                                                                                                                                ANKARA … 6. 04. 09

Gün Geceye Kanatlanırken




       Gün geceye kanatlanırken, her zamanki yerinde oturmuş kitap okumaktaydı. Tam kitabın sayfasını çevirmişti ki, kapı çalındı. Durup dinledi ortamı, sonra geceye uygun devinimlerle gitti kapıyı açınca, sendeledi bir anda; tutundu kasnağa düşmemek için. Gözleri dolmaya, kalbi sıkışmaya başladı o anda. Kapıdaki tiz bir sesle sordu:
“ Beni içeri almayacak mısın baba? Böyle soğukta bekletmeyeceksin herhalde! “
Adam, titrek sesle:
“ Tabi kızım. Geç içeri. Hiç seni soğukta bekletebilir miyim? “
       İçeri giren, on iki yaşlarında bir kız çocuğuydu ve girer girmez de, doğruca masanın yanına gidip; oradaki sandalyeye oturdu. Adam da sallanan iskemlesini Ona doğru
çevirip. Bir süreliğine kulübeye hakim olan sessizliği bozan kız oldu:
“ Hayrola baba. Niye öyle durgunlaştın? “
Adam sevecen bakışlarla kızına bakarken titrek sesle:
“ Kolay mı kızım!... Onca yıl geçti aradan. Hem ben!... Hem ben!... Ölüler bir daha bu dünyaya gelmezler diye bilirdim... Biraz önce seni öyle karşımda görünce... “
“ Şaşırdın değil mi baba? Onca yıl geçti aradan dediğin gibi, ben öleli; o zaman üç yaşımdaydım anımsarsan. “
Adam buruk bir anlatımla:
“ Hiç unutur muyum kızım? O akşam babaannelerdeydim ve yaptığım banyo sonrasında her zaman olduğu gibi yakarışlarda bulunuyordum Tanrı'ya; derken telefon çaldı... Babaannenin konuşmasından, bir şeyler olduğunu anlamıştım aslında fakat ne olduğunun ayırtında değildim o an için; mutfağa girdiğimde, babaannenden her şeyi öğrendim ve...
       Kapıyı yumrukladım o anda; kaynar sular döküldü başımdan bir anda! Hemen annenin yanına koştuk tabi ki. Tanıdık tanımadık, herkes oradaydı. Duramadım evde; hemen attım kendimi sokağa... Dolaştım durdum, sokak ve cadde boyunca. Ertesi gün...
( sesini ağırlaştırdı ) Biliyor musun, ilk kez o zaman gördüm bir mezarın yapılışını...
( sesi titremeye başlamıştı ) Sen toprağa verilirken, vermiştim kararımı; seni orada yalnız bırakmayacak ve yanına gelecektim. Hele görünce annenin tabutunun ardından sana el sallamasını, gözünde yaşlarla...
       Kabristandan çıktığımda, ciğerimin içi yanıyor; ne konuşabiliyor ne de yürüyebiliyordum. Babaanne'nin evine zor attım kendimi; zira ne evinize gidecek ne de kimseyle görüşecek gücüm vardı! Görüşmekte istemiyordum zaten... Tanrı'dan, boştu babannenin evi!... “
Kız, sözü Adam'ın ağzından aldı:
“ Ardından öz kıyım girişiminde bulundun değil mi baba? “
“ Nereden biliyorsun bunu kızım? “
“ Biz ölülere her şey malum olur baba. “
“ Çok doğru!... O an yaptığım hata; ilacı içtikten sonra büyükbabanın eski yardımcısına haber vermek oldu. “
Kız sevecen ve uysal bir tonda:
“ İyi ki de yapmışsın o hata dediğin şeyi! “
“ İyi mi kötü mü ettim bilemiyorum... Büyükbaban gelip, hastahaneye kaldırdı beni. Önce gitmek istemedim lakin... O gün kurtarıldıktan sonra, iki aya yakın yattım hastanede. Hatta, senin için yazdığım şarkı sözünü de orada tamamladım. “
“ Biliyorum, kabrimin başında okumuştun. O zamanlar hemen her gün gelirdin kabrime ve bana yaşamla ilgili sözler verirdin; benimle ilgili sözlerdi hepsi de. “
Adam buğulu gözünü kızından ayırmadan:
“ Evet, anımsıyorum... Verdiğim sözlerin bir kısmını tuttum; tavşanımızı anımsıyor musun? Ölene kadar çok iyi baktım ona, çünkü kabrinin başında söz vermiştim sana. “
“ Biliyorum. Bunun için müteşekkirim sana. “
Kızın bu sözünden sonra, odada oluşan kısa sessizliği Adam bozarak özlem dolu bir anlatımla:
“ Biliyor musun kızım, seni çok arıyorum!... Özlemin içimi o kadar çok yakıyor ki... Hele ilk zamanlar, hep senin geleceğin hayaliyle yaşadım. İçimden hep: “ Bir şey olacak ve
Kızım geri gelecek! “ diyordum. Hatta ilk yıldönümünde kabrine doğru yürürken bile içimden: “ Tanrı'm! “ diyordum: “ Tanrı'm, şimdi kabrine gideceğim ve kabri açık bulacağım; kızım orada değil, evinde olacak ve Onu evde beni beklerken bulacağım! “ “
Kızı hemen atıldı:
“ Fakat, bu olanaksız babacığım! İnsan bir kere göklerdeki meleklere selam verdi mi, dönüşü olmaz bu dünyaya! “
Adam dolu gözlerle ve buğulu bir sesle:
“ Bilmez miyim kızım! Benimkisi, bir züğürt avuntusu işte... Fakat, şimdi yanımda ve sağ salim karşımdasın ya... “
Kız, sözü Adam'ın ağzından alıp, ortama uygun ses tonuyla:
“ Ben, beyninde oluşturduğun bir düşüm... Yani, sen istediğin için buradayım. Benim bu halim, bu konuşmalarımız; senin beyninin bir ürünü. “
Adam korkak bir anlatımla:
“ Yani, şimdi gerçek değil misin? Tıpkı o gün olduğu gibi yeniden sonsuzluğa yol alacaksın yani. “
“ Üzülme baba! Hep senin düşlerinde olacağım; rüyalarında seninle birlikte, sabaha kanat açacağım... Unutma baba, sen benim kalbimdesin; ben de hep senin ruhundayım! Sonsuza kadar! Beni özlediğinde, daima şunu anımsa; cennetteyim ve çok iyi bir konumdayım; ecel bizi ayırsa bile bir gün... Bir gün mutlaka, Tanrı'nın dileğiyle orada buluşacağız... Bunu düşün ve kalbini serin tut! “

       Akşamla birlikte kalktı Adam uzandığı yataktan. Hala gecenin etkisi üzerindeyken, iç odaya henüz geçmişti ki, açılan kulübe kapısının gıcırtısını duyup, hemen odaya geri
döndü. Kim olabilirdi ki Ondan başka kapıyı böyle açan? Kapıya baktığındaysa, şaşkınlığı bir kez daha arttı... On sekiz yaşlarında bir kız kapının ağzında elinde anahtarla durmaktaydı.
       Adam, şaşkın şaşkın kıza bakarken; O da odanın içinde ilerleyip, camdan şöyle bir dışarı göz attıktan sonra Ona doğru dönerek:  “ Amma da zor oldu bu havada buraya gelmem. Sahi, bu havada burada ne yapıyorsun “ diye sordu. Adam şaşkın bir anlatımla:
“ Gördüğün gibi kızım, kafamı dinliyorum. Hem nereden bildin burada olduğumu? Ayrıca anahtarı nereden aldın? “
“ Bunca yıllık kızınım, izin ver de bileyim! Ne zaman daralsan, hep buraya gelirdin... Yani, seni burada bulacağımı biliyorum. “
“ Akıllı kızım benim! Çocukken de böyleydin. Anahtarı nereden bulduğunu söylemedin hala. “
Kız, elindeki anahtarları masanın üzerine koyarken:
“ Yedek anahtarlıktan aldım. Yedeklemeyi sevdiğin için buranın anahtarlarının da yedeğini yaptırmıştın. “
Adam sevecen tonda:
“ Akıllı Vildan'ım benim! Nasıl da bilir huyumu. “
Vildan odanın içine göz atarken:
“ E! Ne yapıyorsun burada tek başına? Gördüğüm kadarıyla masa boş değil; yeni bir yapıt için mi kapandın buraya? “
Adam ona doğru yürürken:
“ Hem evet, hem hayır! Kendimle baş başa kalıp, çözümleme yapmak için geldim buraya. “
Vildan, kütük bozması sehpaya otururken:
“ İyi! Yapabildin mi bari? “
Adam kapının önünden odanın içine dönerken:
“ Sayılır! Bazı şeyler konusunda oldukça yol aldım. “
“ Peki bunlar yeni yapıtının konusu olacak mı? “
Adam şöminenin yanından kızına bakarak:
“ Bilmem. Belki de... Hem beni bırak da, sen nasılsın? Ben gittikten sonra neler yaptın? “
“ Hiç! Her zamanki işler işte; okul, ev, okul... Değişen bir şey olmadı fakat seni çok özledim! “
Adam özlem dolu anlatımla ve kısık sesle:
“ Ben de seni kızım! Bilsen nasıl burnumda tüttün. Hem biliyor musun, dün gece Damla geldi. “
Vildan şaşkın: “ Damla mı? “ diye sordu ve:
“ Hani ben dört yaşımdayken ölen... İyi de, nasıl olur böyle bir şey? O ölmemiş miydi? “
Adam acı bir gülümsemenin ardından buruk bir tonda:
“ İnsan, sevdiğini bir kere, istedi mi, her şey olanaklıdır kızım. İşin açığı, benim beynim getirdi Onu buraya... Öylesine özlemiştim ki Onu... “
Vildan kısık sesle:
“ Anlıyorum! Peki neler konuştunuz? “
“ Öylesine işte!... Şuradan buradan; beraber yaşadıklarımızdan; özlem dolu anılardan!... “
Vildan: “ Senin ve Onun adına sevindim. Yıllar sonra bu biçimde de olsa beraber olduğunuza. Keşke yaşasaydı da, hep beraber güzel ve mutlu günler geçirseydik. “  
Adam dudağını ısırdı:
“ Benim güzel ve sevecen kızım! Sen olmasaydın ben ne yapardım? İyi ki varsın sen! Sayende katlandım Onun acısına; O öldükten sonra, bütün ilgi ve sevgimi sana yönelttim... En iyi yerlere gelebilmen için, nasıl da çabaladım. “
Vildan Adamın elini tutarak:
“ Biliyorum. O desteğin ve sevgin sayesinde şu an buradayım ya. “
“ Dünya tatlım benim! Sen olmasan, şu anda nerede ve ne haldeydim kim bilir; belki de... Belki de çoktan çekip gitmiştim bu dünyadan! “
“ Korkutma beni! Asıl seninle var olan benim. “
Adam başını sallarken, bir yandan de kızının elini okşayarak:
“ Bilmez miyim kızım! Ama şunu bil ki, eğer sana bir şey olursa, ahtım olsun, hemen yanına gelirim; fazla yalnız bırakmam sizi!... Mutlaka, ama mutlaka, bir biçimde yaşantıma son veririm! “
“ Tanrı aşkına korkutma beni! Hem öyle bir şey olsa bile, Tanrı'nın buyruğuna karşı mı geleceksin? “
“ Evet kızım! O seferlik evet! Çünkü yaşama nedenimsin!
Vildan aynı sevecenlikle: “ Sağ ol! Sen de benim yaşam direğimsin ve Tanrı dilediği sürece hep yanında olacağım, “ deyip, saatine baktı:
“ Zaman oldukça ilerlemiş. İzin verirsen yatabilir miyim? “
“ Tabi kızım. Sen kendine bak. Hem çocukken de böyleydin; tavuk gibi erkenden yatardın. Bir konukluğa giderdik; bir de bakmışız ki, Vildan'ımız uyuyuvermiş... Hadi, Tanrı rahatlık versin! İyi gecelerin olsun. Güzel güzel düşler gör! “
Vildan yatağa doğru ilerlerken:
“ Sen de yat. Ne yapacaksın oturup da. Sabah erken kalkarsın hiç olmazsa. “
“ Sen yat kızım. Biraz daha oturmak istiyorum. Hem demlediğim çay bitmedi daha... Bilirsin israfa ne kadar karşıyım. “
       Adam elinde fincanla iç odaya geçti gecenin bir yarısı. Döndüğünde yatağa baktı göz ucuyla; kızı arkasını dönmüş, mışıl mışıl uyumaktaydı, tıpkı çocukluğundaki gibi. Elindeki fincanı sehpaya koyup, her zamanki sallanan iskemlesini cama doğru yanaştırıp oturdu, gülü incitmekten çekinir gibi sessizce. Çayından bir yudum alıp, geriye doğru yaslandı. Gözlerini camdan dışarı doğru sabitledikten sonra, kendi kendine ağır ağır:
“ Daha dün gibi anımsıyorum; minicik elli, kara gözlü bir çocuktun. Oysa şimdi, on sekiz yaşında bir genç kız olarak karşımdasın. Tanrı bilir, bir iki yıla kalmaz; sen de uçar gidersin kendi yoluna... Oysa, dün gibi aklımda başını koluma yaslayışın… Anımsıyor musun hala bilmem; hani bir kış gecesi eve uçuş giysilerimle gelmiştim de, nasıl da incelemiştin o armaları merakla. Her gelişimde eve, nasıl da sarılırdın bana. Hele minicik çocukken hiç ayrılmazdın yanımdan. Nasıl da tüterdin gözümde; sesini duyunca öyle mutlanır ve umutlanırdım ki... Seni... Seni, ölen Damla’mın yerine koymuştum; Ona veremediğim tüm sevgimi sana aktarmıştım... Dayanamazdım ki senden ayrılmaya...
O köyde geçen yılların sırasındaki gönüllü ayrılığımız ne kadar zor gelirdi bana bir bilsen! O zaman, senden ayrılmayacağıma dair sözler vermiştim, sana geceler boyu sessizce.
       Ve eğer kızım, senden bir gün Damla gibi ayrılmak zorunda kalırsam; yemin ediyorum, hemen yanına gelirim hiç düşünmeden! Çünkü benim bir tanem, göz bebeğimsin; benim için bir su damlası kadar kutsalsın! “

       Bu düşüncelerinden sıyrılıp, biraz olsun hava almak için dışarı çıkmaya hazırlandığı sırada, sehpanın üzerindeki klasöre çarptı ayağı. Eğilip, klasörden saçılanları toplarken de gözü bir kağıda ilişti: bu bir ev resmiydi...
       Dikkatlice baktı resme; evet, yanılmıyordu... Resim, yaşantısında önemli bir yer oynamış, ilk öyküsünü yazmasına neden olan, rahmetli amcasının eviydi. Resimden gözlerini ayırmadan oturdu sallanan iskemlesine ve sandalye bir ileri, bir geri gidip gelirken, O çoktan evin içine dalmıştı.
       Yetmişli yılların ortalarında yapılmış olan ev, gecekondu tipiydi; tıpkı civardaki evler gibi. Mahallenin girişinde ve çevresindeki en yakın evle olan uzaklığı, yüz elli metre kadar olmasına karşın, bu uzaklık, Onun diğer evlerle olan bağlantısını koparamamış; içindeki sıcaklığı yok edememişti; sevgi dolu insanlar yaşıyordu içinde çünkü ve tam bir insanlık abidesiydi evin sahipleri. İşte bu yüzden sık sık gittiği bu evde, arınıyor ve kendini buluyordu. Onun gözünde orası bir ev değil, yaşayan bir varlıktı.
       Ev, ilk zamanlar amca tarafının tamamının bir arada yaşadığı bir yerken, yavaş yavaş çocukların büyümesi ve birer birer yuvadan uçmasıyla, amcasının, yengesinin ve amcasının büyük oğluyla gelinin yaşadığı bir mekana dönüşmüştü. Evle gerçek anlamda tanışması da bu yıllara denk düşüyordu zaten. Önceleri seyrek başlayan gidiş gelişleri, giderek sıklaşıp; yerini uzun soluklu kalışlara bırakmıştı. Bunda, amcasının küçük oğlunun da etkisi vardı. Zira Onunla, akrabanın ötesinde, liseden sıra arkadaşıydılar.
       O, O evde yaşamasa, bu kadar sık gider miydi Oraya, bilinmez... Şimdilerde geriye bakıp düşündükçe, iyi ki amcasının küçük oğlu orada yaşamış, diyordu; Onun sayesinde sıcak bir yuva bulmuş, uzak yaşadığı içten aile ortamına kavuşmuştu.
       Seksenli yılların son yarısı ve doksanlı yılların tamamı o evde geçmişti; bazen coşkulu, bazen de sıkıntılarıyla birlikte. Evin yaşam mekanları olan salonunda kışın, balkonunda yazın, çeşitli sohbetler yaşamışlardı sevgi dolu. Bütün bunların arasında, grilikler de olmamış değildi, fakat, hemen örtülmüştü sevgi sözcükleriyle bu grilikler.
       Hiç unutmuyordu; amcasının sağlığında, her bayramın ilk günü orada toplanılır, yenen sıcak bayram yemekleri eşliğinde, tatlı ötesi sohbetlere dalınırdı. Sadece bayramlarla sınırlı kalmazdı bu anlar, bütün bir yıla yayıldığı da olurdu; ta ki amcasının ölümüne kadar...
       Evet, amcası... Tıknaz yapılıydı ve son derece iyimserdi. Onunla bunca yıl geçirmesine karşın, hiç kızdığını görmemişti. Yaşama iyimser bakmanın yanı sıra bir o kadar da insancıl, bir o kadar şakacıydı ve son anına kadar da yitirmemişti bu özelliklerini...   
       Ölümüyle, Ev yasa bürünmüş; o ekvatordan sıcak mekan, bir anda kutupları çatlatacak hale gelivermişti; özellikle, amcasının aynı evi paylaştığı büyük oğlunun, Onun ölümünden sonra, evden kaçmak için sanki böyle bir fırsat kolluyormuş gibi, karısını ve çocuklarını alıp göçüşüyle, Ev mezar sessizliğine bürünüvermişti. Ve yine patavatsız tavırlarını sergilemeye devam etmişti; çünkü çocukluğunu utanmadan dışa vurabildiği tek yer Orasıydı; Orada, yaşamın tüm baskılarından arınıyordu zira. Belki de bu yüzden, amcasının ölümünü bir hafta geç haber vermişlerdi Ona; hastahanede yattığını da söylememişlerdi zaten.
Güneşli bir ağustos sonuydu amcasının ölüm haberini alışı ve işin ilginç tarafı da, öğrenmesi de Ev'in verandasında olmuştu. Oraya öylesine geldiğini sanıyordu o gün, tıpkı diğer gelişlerinde olduğu gibi… Daha bir ay önce, amcasının en küçük oğlunun düğününe sahne olan Ev, şimdi amcasının cenazesini uğurluyordu. Fakat hayır! Yaşam bu kadar zalim olamazdı! Ama olmuştu işte!... Çok değil, daha bir ay önce düğün telaşı içindeki aile; şimdi yas yemeği peşindeydi ve hiçbir şey Ondan sonra, eskisi gibi olmayacaktı o Evde; amcasının ölümü bir milat olmuş; Ev'in çözülmesine yol açan bir etmene dönüşüvermişti bir anda.
       Amcasının ahrete gidişiyle birlikte, önceleri aynı düzeyde giden evdekilerle ilişkisi, zaman içinde yavaşlamaya ve aksamaya; sonrasında da, giderek bozulmaya yüz tuttuysa da, ilerleyen yıllarla birlikte, yeniden eski rayına oturmaya başlamıştı.   
       Bozulmaya neden olan bir etmen de o sıralarda yazdığı bir öyküydü. Evet, bir öykü yazmıştı o Ev'i konu alan ve ilk öyküsü olmasının yanı sıra, ilk uzun öykü denemesiydi de. Bu öyküyle birlikte, bir yemin de bozulmuştu; zira yazın yaşamına ilk kez adım attığında, asla öykü yazmayacağına dair yemin etmişti. Fakat nasıl olduysa, bu yemini bir ocak ayında bozuluvermişti...
       O anı son derece iyi anımsıyordu; soğuk bir ocak akşamında, uğradığı Ev'in, kapısını açan yengesi, amca oğlunun evde olmadığını, söylemişti. O anda oldukça bozulmuştu; o moral bozukluğuyla da oradan ayrılırken dönüp yengesini kapının ağzından ona bakarken görmüştü. İki gün sonra, yine bir akşam, öykü gelip yerleşivermişti kafasına. Ve ne yaptıysa da kurtulamayınca bu fikirden; çaresiz oturup daktilosunun başına, yazmaya koyulmuştu. Oldukça sıkıntılı geçen yazım aşamasından sonra, yayınlanması için de, bir yıl beklemesi gerekmişti. Yayınlandığını gördüğü andaki sevincini hiçbir şey anlatamazdı fakat... Yarım kalmıştı bu sevinci, zira amcasının bir diğer oğlu, buna şiddetle karşı çıkıp; ilgili yayınevini arayarak, bir güzel paylamıştı yayıncıları.  
       Sonuçta, Onunla ve de dolayısıyla evdeki diğer kişilerle arası açılmıştı Adam'ın. Bütün bu sürecin sonu, öyküyü kopyalarıyla birlikte yakmasına neden olmuştu.
       O sıralar, amcasının küçük oğluyla da arasının grileşmesine yol açmasına karşın, tıpkı eskiden olduğu gibi her akşam o Ev'e gidiyor; hiçbir şey olmamış gibi olağan  sohbetin ardından, saat ona doğru da evine yollanıyordu.
       Asıl grilik, amcasının küçük oğlunun nişanlanmasından sonra yaşanmaya başlamıştı. Bu, Adam'ı oldukça huzursuz yaparak, pireyi deve yapar hale getirmişti. Kim bilir, belki de gizliden gizliye kıskanıyordu amcasının küçük oğlunu. Zira O, bütün istemelerine karşın bir türlü evlenemiyordu… Hele Ege'ye göçen amcasının diğer oğlundan duydukları... Resmen beyninden vurulmuştu. O andan itibaren de… Belki de bu yüzden, o sıralarda zamanlı zamansız o Ev'e gidiyor; kimseyi bulamayınca da balkonda saatlerce oturuyordu... Hatta bir kış akşamı, diz boyu karlarla aldırmadan oraya gitmiş; saatlerce Ev'in çevresinde dolanıp durduktan sonra, bahçe kapısına resmini iliştirip; kaçar gibi uzaklaşmıştı oradan.
       O Ev'e gönderdiği mektuplar da o sıralarda başlamıştı; hemen her gün, bir mektup gönderiyordu. Kimbilir, içindeki kıskançlığı ve öfkeyi belki de böyle bastırıyordu.
       Bütün bu griliklerin yanı sıra, güzel anılar da edinmişti orada; sıcak aile ortamında geçen dostluklar örneğin. Doksanlı yılların ilk yarısında, koşulları sonuna kadar zorlayıp, Orada kalışı, bayramlardaki sıcak anlar, Ev'in değişmez içeceği çayın eşliğindeki, yazın balkonda, kışın da Ev'in salonunda sımsıcak sohbetler... Bütün bunlar, doksanlı yılların son yarısıyla birlikte, azalmaya başlamış ve o yılların son çeyreğinde, amcasının küçük oğlunun ailesiyle birlikte o Ev'den göçmesiyle sona ermişti. Bir bayram akşamını saymazsak, oraya gidişi evlendikten sonra olmuştu.
       Fakat yine de, o Ev'den kopamamıştı. Zira orası, kendisini bulduğu, arınıp mutlandığı ve umutlandığı sıcak aile ortamını tattığı amcasının evi; ikinci bir söylemle; HÜSEYİN AMCA DERGAHIYDI Onun için...



NOT: Bu öykü 2004 yılında kaleme aldığım ve içinde kendime ait izlenimler de barındıran  “ Yüzleşme “ adlı romanımdan alıntılanmıştır.



                                                                                           O. NURİ UÇMANOV ( M. M. G. )
                                                                                               ANKARA … OCAK . 2010-01-21

Gözlerden Kalbe Giden Sevgiler

















                                                                                                 - HİLAL VE MALİK’E


Koş, koş, koş
Gel sarıl bana
Yaşam başlar kollarında.

Yeniden sevginle
Atar kalbim coşkuyla.
Seninle bir ömür
Bir ömür var önümde.

Gözlerim ellerinde buluşunca
Kalbime akar sevgin ruhumdan.
Yaşama sevinci dolar
Dolar taşar kalbim bir tanem.

Ellerim dokununca ellerine
Uçarım göklere seninle
Sensiz bir yaşam
Bir hiç olur gözlerimde.

Gel sarıl sarıl bana
Gözlerden kalbe giden sevgimiz
Yaşasın yaşasın bir ömür boyu
Ruhumuzda ve sonsuz ufuklarda.


                                                                                            O. NURİ UÇMANOV ( M. M. G. )
                                                                                                                     Ankara … 01. 06. 00