1 Ağustos 2013 Perşembe

BALKONDA





 
   Sabahın erken saatleriydi. Gün yavaş yavaş abanmaktaydı ilçenin üzerine. Ağzında piposu, oturmuştu balkonun denize bakan köşesine. Bir yandan gözü denizi süzerken, bir gözü de evin arkasındaki ormanı gözlemekteydi.
    Deniz usulca kabarmaya başlarken, ormanda da sakin sakin ritim tutmaktaydı ağaçlar. Denizde balıkçı sandalları ve gezinti yatları denizin ritmine uymuş sallanmaktaydılar bulundukları yere demir atmış vaziyette.
   Ormandaki ağaçlar, bir o yana bir bu yana usulca devinmekteydiler. Adamsa, piposunu hafif hafif tüttürmekteydi. Gözleri ufkun ötesine kaydı aniden. Bir yelkenli gelmekteydi adalardan. Adam pipo içimini gayri ihtiyari hızlandırırken, bunun bir yelkenli olmadığı çıktı ortaya. Ta uzaklardan yolcu taşıyan bir deniz motoruydu. Bir gelin arabası gibiydi sanki süzülmesi beyaz motorun. Pupa yelken yanaşmaya başladı kıyıya. Yanaştıkça da büyüdü.
    Derken, demir attı iskeleye. Bir iki dakika içinde de indi ilk yolcular; kimi sakin adımlarla kimisi hızlı hızlı. Telaşları vardı, yetişeceklerdi işlerine yahut evlerine. Tüm yolcularını boşaltınca motor, demir aldı iskeleden başka limanlara doğru.
    Adam onun uzaklaşmasını izlerken balkonundan, bir başka deniz aracı peyda oldu uzaklardan. Yaklaşınca da iskeleye, bir deniz otobüsü olduğunun ayırtına vardı adam. O da motor gibi yolcularını boşaltıp iskeleye, aldı demir başka limanlara ve uzak ufuklara.
    Adam bir süre süzüp onu bulanık gözlerle, yudumladı çayını ağır ağır. Sonrasında döndü yönünü ormana. Baktı uzun uzun neredeyse balkona bitişmiş ağaçlara. Gözleri ormanı mekan tutmuş horozu aradıysa da görmedi onu. Birkaç gün önce, Çingene çocukları girmişti ormana.” Herhalde” dedi, ”yediler güzelim horozu.” “Yazık oldu bizim horoz efendiye” diye de geçirdi içinden.
    Bir köpek havlaması geldi balkonun dibinden. Baktı, eğilip o yöne doğru. Neredeyse bir ayı geçkindir evin önünü mesken tutmuş beyaz bir köpek yine gelmişti balkonun altına. Sakin sakin bir o yana bir bu yana dolaşmaktaydı kuyruğunu sallayarak. Adam, ona “bıdık” adını takmıştı. Ve köpek de bunu biliyormuş gibi, alışmıştı evin önüne. Yavaş sesle konuştu köpekle. Köpek kuyruğunu sallayarak karşılık verdi adama. Sonunda köpek, kalkıp uzandığı yerden, az ilerideki yokuşun başına doğru seğirtti.
    Adam bir süre arkasından bakıp köpeğin, yokuştan aşağıya kayboluşunu izledi. Ardından piposunun ateşini tazeleyip, yudumladı çayını. Ve yeni yeni balkona abanmaya başlayan sabah güneşine selam yollayıp, aldı, yanındaki her tarafı dökülmeye yüz tutan masadan, kitabını ve başladı kaldığı yerden kitaba yeniden. Bu arada balkonun yanından geçen yolu yapan işçilerin sesleri gelmeye başlamıştı. Sesler fazlalaşınca, taktı adam mp3 çaların kulaklığını kulağına ve klasik müzik eşliğinde devam ederken okumasına bir gözüyle de ormanı, usul usul kabaran denizi ve yol yapımında çalışmaya başlayan işçileri seyre daldı…


MEHMET METİN GÜNEŞ
Ankara… Ağustos 2013

9 Mayıs 2013 Perşembe

YOLDA YÜRÜYEN ADAM




     Paltosunun eteklerini savura savura yürüyordu yolda; insanın içini yakan soğuğa aldırmadan. Burnunun ucu, yanakları, pancar gibi olmuştu. Fakat o, ne buna ne de dışarıdaki soğuğa aldırıyordu. Bir eli paltosunun cebinde yürümeye devam ediyordu; eteklerini savura savura.
     Tedirgindi. Bir gözüyle durmadan çevreyi süzüyordu. Ve ayırtında da değildi arkasından gelenin. Evet, gri kapüşonlu mont giymiş bir başka adam da onu izliyordu çaktırmadan. Ve bu adamın montunun altındaki kabarıklık dikkatli bakınca belli ediyordu kendini… Paltolu adam köşe başına gelince durdu. O kadar ani olmuştu ki durması, montlu olan kendini ağacın arkasına atacak kadar zaman bulabilmişti ancak. Paltolu bir süre çevreyi kolaçan ettikten sonra köşeyi dönüp caddeye doğru yürümeye başladı. Montlu olansa, tam tersi yöne.
Paltolu, bankanın önüne gelince durdu. Bir bankaya doğru baktı, bir sağına soluna. İzlenmediğinden emin olunca da, benzinlik yönüne doğru yürüdü ve benzinliğin bittiği noktadan sağa saptı. Birkaç metre sonrasında soldaki bir dükkana dalıverdi aniden. Dükkandaki bir genç onu görünce ağaya kalktı. “ Hoş geldin Avramaki “. Paltolu adam çabuk çabuk aldı selamını gencin. Genç, tezgahın altına eğilip bir paket çıkarttı ve Avramaki’ye uzattı. Avramaki, paketi evirip çevirdikten sonra, çenesini kaşıyarak “ Hımm! İyi hazırlanmış. “ ve attı paltosunun içine ve çıkıp dükkandan yürümeye başladı.
     O, yukarı doğru yürürken peşinde iki tane karartı peyda oldu. Fakat o kadar dikkatliydi ki karartılar, Avramaki’nin bir şey sezinlemesine fırsat vermiyorlardı…
     Avramaki bir süre soğuk havaya aldırış etmeden yolda yürüdükten sonra, metruk bir binanın önünde durdu. Bir süre çevreyi süzüp daldı binaya. Peşindeki karartılarınsa yine ayırtına varamamıştı… Avramaki, ağır ağır döküntü merdivenleri çıkarken, karartılar da artmaya başlamıştı dışarıda.
     O, üst kattaki bir odaya girerken, aşağıdaki karartılara gri kapüşonlu montlu adam yaklaştı. Bu biraz önce Avramaki’yi izlemeyi bırakıp ters yöne gidenden başkası değildi doğal olarak. Karartılardan biri ona doğru yaklaşarak “ Merhaba şef! Tam zamanında! “ Montlu adam “ Ne haber? İşler yolunda mı? Kuşkulanmadı değil mi sizlerden “ İkinci karartı “ Merak etme! Ruhu bile duymadı! “ dedi alaycı tonda. Birinci karartı “ Giriyor muyuz içeriye? “. Montlu “ Hayır! Daha erken! Önce paketi açsın ve baksın içindekine “.
     Üst kattaysa Avramaki, döküntü masanın üstüne koyduğu paketi açmıştı çoktan. İçinden çıkarttığı film şeritlerine dikkatlice bakıyordu tek tek, ışığa tutarak. Tam son şeridi incelemiş ve yüzündeki gülümsemeyi cebinden çıkarttığı puroyla taçlandırıp “ Güzel! Çok ses getirecek bunlar! “ demişti ki, odanın kapısı tekmeyle açıldı. Avramaki şaşkınlıktan purosunu düşürmüştü; film şeritlerineyse dokunamamıştı bile.
     İlk şaşkınlık anı henüz atlatılmadan montlu adam silahını Avramaki’ye doğrultup, “ Teslim ol Avramaki interpol! Yolun sonundasın artık; direnmenin bir anlamı yok! “
     Avramaki bir anda çevresine bakınca bir sürü sivil polis gördü odanın içinde… Kısa bir çekimserliğin ardından, hızla cama doğru koştu ve ani bir hareketle kendini boşluğa doğru bıraktı. Polisler arkasından koşacak zamanı ancak bulabilmişlerdi…


                                                                                              MEHMET METİN GÜNEŞ
                                                                                                     Ankara… Aralık 2012   

11 Aralık 2012 Salı

MAHKUM






     Buraya geldiği ilk günü gayet iyi anımsıyordu. Jandarmaların arasındaydı. Mahallede devamlı kendisiyle uğraşan birini fena marizlemişti. Sonrasında karakoldu savcıydı derken kodeste bulmuştu kendisini. Bugün de ilk duruşması vardı.
     Ve beklenen olmuş, duruşma sonrasında kallavi bir ceza yemişti. Ardından kodeste geçen günleri başlamıştı.  Üç beş yedi derken bir gün gardiyan koğuşun kapısını açmış ve savcının yanına gideceğini söylemişti. Şaşırmıştı. Koğuşta o ana kadar hiçbir vukuatı olmamıştı.
     Neyse. Gitmişti infaz savcısının yanına. Savcı karşısındaki koltuğa oturttuktan sonra onu uzun uzun dosyasını karıştırmış sonrasında da yüzüne bakmıştı dikkatli dikkatli. Ve açmıştı ağzını;  iyi halinden dolayı adliyede çalışacaktı.  Ki genellikle adliyenin temizlik ve diğer işlerinde mahkumlar görev alırdı.
Birkaç işlemin ardından başlamıştı adliyenin çay ocağında işe. Gündüzleri cezaevi aracıyla geliyordu adliyeye. Akşam da aynı araçla dönüyordu cezaevine. Burada işleri tıkırındaydı. Giderek de kendini sevdiriyordu çevresindekilere. Özellikle de savcılara ve yargıçlara.
     Derken günlerden bir gün yanına çağırdı onu yeniden. Bu kez öncekinden daha fazla şaşırmıştı. Zira adliyede çalıştığı süre içinde hiçbir ters davranışı olmamıştı kimseye karşı… savcı aldı onu karşısına yine baktı dosyasına uzun uzun. Ve bir kağıt tutuşturdu eline. İmzalayıp okudu kağıdı. “İyi halden şartlı tahliyesi” yazıyordu kağıtta.
     Önce buruk bir gülümseme geldi yüzüne; sonrasında baktı savcıya ve “Kurbanın olam savcım beni adliyemden ayırma!” diyebildi. Savcı çenesini kaşıdıktan sonra, “Peki” dedi.  “Madem şartlı tahliye; burada çalışmanı sağlayacağım.” Dünyalar onun olmuştu.
     Bir iki gün sonra yeniden geldi çay ocağına; otobüsle gelmişti. Ve büyük bir şevkle geçmişti işinin başına. Bütün gün o oda senin bu oda benim, çay kahve taşıdı durdu. Akşam çalışma saati bitiminde de ilk kez tek başına ayrıldı adliyeden. Yıllar sonra dolmuş durağına giderken, özgürlüğün tadını yudum yudum içine çekiyordu.


                      
                                                                                                                  MEHMET METİN GÜNEŞ
                                                                                                                       ANKARA… Aralık 2012

29 Kasım 2012 Perşembe

BASILI KİTAP

İlk öykü kitabım olan "Yalnızlığın Çığlığı" dün basıldı. Fiyatı 24TL.
İstek adresi: fantoma74@hotmail.com

29 Aralık 2010 Çarşamba

OPENOFFİCE'DEN LİBREOFFİCE'E



27 Aralık itibariyle Pardus 2011 sürümünde geleceği söylenen libreoffice'i denemek hem de nasıl bir şey olduğunu görmek için bilgisayarımın Windows Xp yüklü kısmında bulunan Openoffice'i kaldırıp yerine Libreoffice'i kurdum.
Kurulumdan hemen sonra merak ve heyecanla programı açtığımda Openoffice'den noksanın olmadığını aksine RC sürümü olmasına karşın artısının olduğunu gördüm. Bu yazıyı da Libreoffice Writter ile hazırlıyorum zaten. 
27 Aralık itibariyle Openoffice'in yerine Libreoffice'i kurdum kurmasına ya... Biraz zaman geçip de gün geceye dönüp içe dönüş başlayınca yıllardır kullandığım her türlü dilekçelerim dahil yazılarımı yazdığım, kitaplarımı hazırladığım ve kişisel hesaplarım dahil her türlü hesap işlerini yaptığım Openoffice'e veda etmenin hüznü içime oturuverdi. 
Fakat müthiş bir yenileşmenin yaşandığı bir çağda yaşıyoruz. İnsan bir noktadan sonra yeniliklere ayak uydurmak zorunda. Gelenekçi olan ben de buna dahilim. Ve insan yeniliklere ayak uydurmazsa yerinde saymanın ötesinde erir gider.
Zaten çağımız baş döndüren hızla oluşan bir yenileşme çağı. Öyle ki, en son teknoloji ürünü diye büyük bir heves ve heyecanla aldığınız bir ürün bir bakıvermişiniz birkaç dakika içinde teknoloji çöplüğündeki yerini alıvermiş... Saniye geçmesin ki teknoloji kendini yenilemesin. Örneğin Pardus... 2007 sürümüyle karşılaşmıştım kendisiyle. Daha doğrusu GNU/GL lisanslı işletim sistemiyle. Ve o sürümde tüm güncellemeleri ne kadar MB olursa olsun yapmak zorundaydınız. Şu ya da bu nedenle güncelleme yarım kaldığındaysa, Pardus 2007'yi baştan kurmak zorundaydınız. Bu yüzden 2007 sürümlerini kaç kez yeniden kurduğumun sayısını anımsamıyorum bile. Neyse ki 2008 sürümleriyle birlikte bu zorunluluk da ortadan kalkıverdi. Artık tüm güncellemeleri bir avazda yapmak zorunda değildiniz. Şu ya da bu nedenle güncelleme yarım kalsa bile sistemin kararlılığı etkilenmiyordu. 2008 sürümleri gelişen görselliği de beraberinde getirmişti. İstediğiniz birbirinden güzel masaüstü ve pencere dizaynını seçebiliyordunuz. 2008 sürümünün uzak ara ardından gelen 2009 sürümleriyle plazma ekranla karşılaşıverdik. Artık tüm masaüstünü kullanmak yerine şeffaf bir alanı kullanıyorduk. Yani kullanacağımız masaüstü alanı sınırlıydı. Bunun yerine ev dizinine ağırlık verilmişti. 2009 sürümlerinde diğer sürümlerin aksine her masaüstü için ayrı ayrı resim atayamıyor ve vcd/dvd izleyemiyorduk doğru dürüst. Fakat yine de Pardus kullanıcıları için bunun ciddi bir önemi yoktu. İnternet'e girebiliyor, her işimizi halledebiliyorduk ya... 
Şimdi düşünüyorum da iyi ki varsın Pardus; iyi ki varsın GNU/GL lisanslı programlar. Ve hep var olmaya devam et oldu mu! Bu baş döndüren teknoloji ortamında hep kendini geliştirerek...


O. NURİ UÇMANOV
Ankara ... 29. 12. 2010

15 Aralık 2010 Çarşamba

BARDAKTAN BOŞALIRCASINA



       Bardaktan boşalırcasına yağıyordu yağmur.  Bir kadın yağmurluğuna sıkı sıkı sarılmış, arşınlıyordu yolları; havanın aksine gözündeki muson yağmurlarını içine yağdırarak. Yüreğindeki acıyıysa, dışa vurmuyordu. Daha doğrusu vurmamaya çabalıyordu. Fakat her ne kadar dışavurmamaya çabalasa da, yüreğindeki acıyı, yüzü ve özellikle gözleri anlatıyordu her şeyi. “ Gözler kalbin aynasıydı, yalan nedir bilmezdi onlar. “ şairin dediği gibi.
       Giderek hızını arttıran yağmura inat tırmanmaya başladı yokuşu. Bir yandan yağmur, bir yandan ruh hali, öte yandan da yorgunluğuyla baş etmeye çabalıyordu yokuşu çıkarken. Ve gücünün tükenmeye yüz tuttuğu bir sırada arkasında bir ses duydu. Giderek yaklaşan sese gayriihtiyarî dönüp baktı. Tırmanmasına ara vermemişti ama yavaşlatmıştı adımlarını istem dışı. 
       Gittikçe yaklaşan motor sesi yanına geldi, geldi ve geçti gitti araba… Kadıncağız yokuşta yol alan arabanın ardından bakarken “ Ah! Keşke! “ dedi. “ Keşke dönüp beni alsa… “ Duyulmuş muydu bu temennisi, bilinmez! Giderek hızlanmaya başlayan adımlarla tırmanmasına kaldığı yerden devam etmeye durduğu sırada – ki birkaç adım atabilmişti yalnızca – araba bir kulaç kadar ötesinde duruverdi bir anda… Şaşırmıştı kadıncağız. Fakat şimdi uzun boylu şaşırmanın da hiç sırası değildi hani. Acelesi vardı…
       Arabadaki şahıs, dikiz aynasından tepesinden buharlar saçarak yokuşu tırmanmaya çalışan kadıncağızı süzüp geri vites yaptı ve kadıncağızın yamacına kadar geldikten sonra aracın sağ ön camını açtı; açtı ve…
“ İyi günler hanımefendi. Kusura bakmayın rahatsız etmiyorum umarım. Yanlış anlamazsanız… Sizi bu yağmurda böyle görünce… Kabul ederseniz gideceğiniz yere kadar bırakayım. “
       Kadıncağız kısa an çekimser kaldı. Bir süre anlatımsız bir hale büründü yüzü. Fakat beyni yapmaktaydı bir muhakeme. Derken ne düşündü bilinmez, belki yağmurda yürümenin zorluğunu, belki acelesini, belki de kendisine bu nazik öneriyi yapan adamı yolundan ve işinden daha fazla geri bırakmamayı… Kapıyı açtı ve geçti adamın yanındaki koltuğa.
       Adam, arabayı yeniden yokuş yukarı sürerken kadıncağıza dönüp, “ Affedersiniz! “ dedi ve ekledi ardından: “ Böyle gidiyorum fakat daha size gideceğiniz yeri sormadım. Sahi nereye gidiyorsunuz? “ Yağmurluğunun kapüşonunu açtıktan sonra cebinden çıkardığı mendillerle yüzünü kurlamaya çabalayan kadıncağız, “ Eczaneye, “ diye yanıt verdi. “ Ağır grip geçiren oğluma ilaç alacağım da. “ Bunu duyan adam arabayı yavaşlattı bir anda ve kadıncağıza dönerek “ Bir kez daha yanlış anlamaz ve işinize karışmış addetmezseniz, alacağınız ilacın ne olduğunu öğrenebilir miyim? “ 
       Kadıncağız kısa bir an adamın yüzüne bakınca adam “ Özür dilerim. Kabalığımı bağışlayın lütfen! Kendimi tanıtmayı unuttum; ben doktor Cahit. Şuhut devlet hastahanesinde görevliyim. Şimdi rica etsem, alacağınız ilacın adını öğrenebilir miyim? Belki bir yararım dokunur. “
       Kadıncağızın cebinden çıkarttığı kâğıtta yazan ilacın adını okuyan Cahit ona dönerek, “ Affedersiniz hanımefendi…. Adınız… “   
“ Leyla. Öğretmenim. “
“ Hoşnut oldum Leyla Hanım. Oğlum ağır grip olmuş dediniz değil mi?... Anlıyorum.Tam olarak nesi olduğunu söyler misiniz lütfen! “
Leyla Hanım: “ Vallahi doktor bey, iki gündür, yani askerden geldiğinden beri, yorgan döşek yatıyor. Ne yaptıysak yarar sağlamadı. En sonunda çareyi bu ilaçta bulmayı düşündük. “
“ Anlıyorum Leyla Hanım. Fakat bu ilaç, yarar sağlayamayabilir. Eğer izin verirseniz ve eviniz de uzak değilse, oğlunuzu bir de ben muayene etmek isterim. “
       Leyla Hanım kem kümün ardından “ Fakat nasıl olur. Sizi işinizden gücünüzden… “ gibi laflar gevelemeye çabalasa da adresi alan Cahit, aracın yönünü çoktan Leyla hanımın yaşadığı siteye çevirmişti bile.
       Huzurkent sitesinin 4. katındaki bir dairenin kapısının açılmasının ardından iki kişi içeri girdi üzerlerindeki yağmur sularını girişe bırakaraktan. Salonun kapısında beliren tıknaz yapılı, orta yaşlı bir adam kapıya doğru dönüp, “ Hayrola erken geldin! “ dedi kapıdaki kadına. O anda da kadıncağızın arkasındaki adamın ayırtına varınca; soran gözlerle kadıncağıza bakıp, boynunu sağa sola çevirdi. Tam dudaklarını birbirinden ayırmıştı ki, Leyla Hanım atıldı hemen:
“ Doktor Cahit Bey. Yolda rastladım. Sağ olsun arabasına aldı beni; yağmurda o halde yokuşu çıkarken görünce. Oğlumun durumunu öğrenince de, görmek istedi. Israr etti kıramadım ben de. “
       Bu arada kapının yamacına gelmiş olan Günay Bey, Cahit Bey’in elini sıkarken: “ Size de zahmet oldu beyefendi. Ayrıca eşime karşı yapmış olduğunuz da büyük bir incelik. “ Cahit “ Lafı mı olur beyefendi… İsminiz… Günay bey… İzin verirseniz hastamızı görebilir miyim? “ Günay bey, sanki daldığı bir şeylerden sıyrılır gibi “ Ah! Affedersiniz! Şöyle buyurun, “ diyerek koridorun dibindeki bir odayı gösterdi. Günay Bey önde, Cahit onun arkasında, Leyla Hanım da peşlerinde odaya yöneldiler… 
       Kapının sağındaki bir yatakta, 20’li yaşlarının demini sürmekte olan, bıyıkları yeni terlemiş bir genç yorgana sarılmış bir halde yatmaktaydı. İçeri girenleri görünce, feri gitmiş gözlerini şöyle bir aralayıp gelenleri süzdü. Tam bu anda da birinin üzerine doğru eğildiğinin ayırtına varınca hafifçe doğrulmaya çabaladı. Leyla Hanım’ın bir yandan yatağı ayarlamaya çalışırken, bir yandan da yorgan döşek yatan Okan’a: “ Nasılsın oğlum? Doktor Cahit Bey… Seni muayene etmeye geldi, “ girizgâhının ardından, Cahit, Okan’a yaklaşarak: 
“ Eveet! Nasılız bakalım delikanlı? … Toparlamış görünüyorsun ancak biz yine de mesleğimizin gereğini yerine getirelim bakalım. Önce şu sırtından bir başlayalım bakalım! “
       Cahit, beraberinde getirdiği çantasından streteskopunu çıkarırken, Leyla Hanım da Okan’ın sırtını açmıştı. Cahit, Okan’ın sırtını dinledikten sonra hafif bir yüz buruşturmasını takiben dilini dışarı salmasını söyledi. Dil muayenesini takiben de odada bulunanlara dönerek: “ Okan nasıl bu hale geldi? “ diye sordu. Leyla Hanım soruyu yakalayıp başladı anlatmaya:
“ Doktor bey, Okan birkaç gün önce askerden geldi. Sabahına da hastalık belirtileri başladı. Bu sabah durumu kötüye gitmeye başlayınca da…
“ Eczaneye ilaç almaya gitmek için yola düştünüz… Aslında iyi ki yolda size rastlamışım. Almayı düşündüğünüz ilaç, bu hastalığa iyi gelmez ki. Oğlunuz üşütmekten ve kendine dikkat etmemekten kaynaklanan ağır bir grip vakası geçiriyor. Bu arada, bronşları da biraz hasar görmüş… ( elini hava kaldırır ) Endişeye mahal yok! Hastahane ortamında tedavisini gerektirecek bir hal vaki değil. Evde ilaç tedavisiyle halledilebilecek bir vaka. “
       Leyla Hanım’ın dudaklarından bıraktığı, odada kısa süreli bir rüzgâr dalgalanmasına neden oldu. Ve ardından rahatlamış bir tonda: 
“ Teşekkür ederiz Cahit Bey. İyi ki yolda size rastlamışım. ( Cahit’in elinden reçeteyi almak için uzanır ) İlaçları hemen alırım. “
       Cahit reçeteyi geri çekerek, “ Hiç olur mu Leyla hanım! Bu yağmurda… Arabam ne güne duruyor. Hemen gider alır gelirim… Yo! İtiraz yok! Hem eczacıya daha rahat anlatırım durumu. İlla da gelmek istiyorsanız, Günay bey’le gider alırız. “ 
Leyla Hanım, Günay Bey’le kısa bir bakışmanın ardından Cahit’e dönerek:
“ Günay bey evde kalsın. Beraber gider alırız. “
       Üççeyrek saat kadar sonra, Huzurkent sitesinin önünde duran arabanın sağ ön kapısı açıldı ve bir kadın kaldırıma çıktıktan sonra indiği kapıya dönerek “ Bir kez daha teşekkür ederim Cahit bey. Çok sağ olun! “
Cahit: “ Rica ederim Leyla hanım. Yardımım olduysa ne mutlu bana! Yarın bu saatlerde uğrar hastamıza bakarım. Tabi eğer sizce bir sakıncası yoksa.”
       Leyla Hanımın “ Rica ederim. Ne sakıncası olabilir ki! Her zaman bekleriz. Sair zamanlarda da eşinizle birlikte buyurun. Kapımız size her zaman açık. “ demesinin ardından Cahit arabayı yokuş yönüne doğru sürerken, Leyla Hanım da arkasından bakıp iç geçirmeyi takiben, hafifçe başını sallayarak tebessümün ardından apartımanın kapısını iterek içeri girdi…        


                                                        

                                                                                                                             O. NURİ UÇMANOV
                                                        
                                                                                                          ANKARA ( EMEK ) … Aralık 2010

8 Kasım 2010 Pazartesi

WİNDOWS XP'DE DVD YAPAMAMAK




       Bir kaç gün önce TRT’nin web sitesindeki podcast bölümünden indirdiğim belgesellerden DVD Player’imde izlemek üzere video yapmaya karar verip işe koyuldum.
       İlk önce ücretsiz bir uygulama olan Any Video Converter ile belgesel dizisini convert ettim.  Tabi hepsini bilgisayarımı zorlamamak adına bir sefer de yapamadığım için, bir hafta kadar bu işle uğraşmam gerekti.
       Nihayet geçen Perşembe günü convert olayını tamamladım sabah saatlerinde. Öğleden sonraya yakın bir zamanda bilgisayarımı yeniden açtım. Ardından da Nero uygulamasını. Programın grafik ara yüzünden önce disk tipini, daha sonra da DVD video oluşturma seçeneğini seçip gerekli ayarlamaları takiben işleme başladım. 
       Programın grafik ara yüzünde yazdığı süreye göre, bir saat on beş dakika kadar bu iş sürecekti. Keyfim yerinde – sonunda DVD video diskim olacaktı ya – kâh bilgisayarımın başında oturup süreci izleyerek kâh kalkıp dolaşarak, işlemin bitmesini bekledim. Bir saat on beş dakikanın sonunda işlem bitti. Fakat istediğim sonucu elde edememiş, DVD video diskini oluşturamamıştım. Neyse, sinirime hakim olmaya çalışarak, süreci yeniden başlattım. Yeniden geçen bir saat on beş dakikanın ardından sonuç da bir değişiklik olmayınca, aldım yeniden yazılabilir DVD diskimi, taktım sürücüye ve video için gerekli olan dosyalardan veri Dvd’si oluşturdum. 
       Ardından reboot’u takiben Pardus’u açtım. Windows XP’de oluşturduğum veri Dvd’sini yeniden sürücüye takıp, dosyaları Pardus’a kopyaladım. Bu işlem bitince de, FFMEG ile dosyaları convert ettim. Zira video işletim sisteminin yapısı gereği başka türlü video disk oluşturamıyordum; çünkü dosya uzantılarının mpg formatında gerekiyordu. Yaklaşık bir saat kadar sonra yani Windows XP’de geçen süreden daha kısa bir sürede, tüm dosyaları convert ederekten DEVEDE programını açtım ve grafik ara yüzden video DVD oluştur’u seçip dosyaları tek tek ekledim. Ne yazık ki programın toplu dosya ekleme yeteneği henüz yok. Ardından gerekli ayarlamaları da yapıp, işlemi başlattım. Dosyaların ve oluşturulacak video diskin yapısından dolayı bir buçuk saat kadar süren süreç boyunda kâh internette kâh evin içinde dolandım. 
       Bir buçuk saat kadar sonraysa işlemi tamamlayan Devede programını kapatıp, sürücüye boş DVD taktım;Devede’nin oluşturduğu İSO dosyasını sağ tıklayıp, kalıbı CD/DVD oluşturma programı olan ve Pardus’da kullanılan K3B ile yazdırdım.
       Sonuçta, DVD video diskim oluşmuştu. Bana kalansa, bu video diski DVD Player’ım takıp keyifle izlemekti. Şimdi dönüp bu sürece baktığımda, yitip giden zamanıma mı, bozulan sinirlerime mi yoksa Windows XP’de DVD video oluşturma konusundaki inadıma mı yanayım bilemiyorum. Siz ne dersiniz…


                                                           
                                                                                                                           O. NURİ UÇMANOV

                                                                                                                             ANKARA… 8. 11. 2010