2. Sayfa



NE YAPMAYA ÇALIŞILIYOR?



       Biliyorsunuz bugünlerde Güneydoğu'da, PKK/KONGRAGEL terör örgütüne karşı gizli bir savaş sürdürülüyor. Her ne kadar adı harekatta olsa, bu o bölgede yıllarca süren adı konmamış bir savaşın bir parçası fakat korkarım ki son parçası değil; eğer bu konuda kalıcı bir önlem alınmazsa! Bunu niye mi bu kadar kesin söylüyorum?... 
       Kesin söylüyorum, zira daha önce de hava harekatlarının ardından, Kuzey Irak'ta geniş kapsamlı kara harekatları düzenlendi. Örneğin, Mart – 1993 yılındaki kara harekatı Şubat - 2008'dekinden daha kapsamlıydı. Ve doğa koşulları da şimdikinden daha uygundu. Fakat sonuç ne oldu? Dağlıca baskınından ve Şubat - 2008'de yapılan harekattan belli değil mi? Lakin, ayan beyan belli olan bir şey var; o da Kürtlerin bu yolla bilenen düşmanlığı ya da birileri tarafından bu askeri kalkışmalar kullanılarak, bu düşmanlığın bilenmesi.
       “ Bu düşmanlık lafını neden bu kadar kesin bir biçimde kullanıyorsun? “ diye soracak olursanız, bu kadar kesin konuşuyorum, zira bu düşmanlığın tam ortasında yaşıyorum; hem de Kürtlerin açık hedef tahtası konumundayken ve onlar tarafından her an öldürülmeyi beklerken. Evet, Kürtler peşime takılmış haldeler ve beni öldürmeye azimliler. Evimde dahi rahat oturamıyorum sayılır. Ve Güneydoğu'daki her şey, beni biraz daha Kürt suikastine yaklaştıryor... 
       Sanırım, kısaca yakın tarihe kadar yaşadığım yerden ve 22 Şubat günü olanlardan geçmişle bağlantı kurarsam konu daha da net olarak anlaşılacak... Ankara Piyangotepe'de yaşamak zorundayım bir zamanlar. Fakat, yaklaşık iki yıl önce üst katıma taşınan Kürtler bana karşı ağır işkence uyguladılar gürültü yoluyla. Ve 22 Şubat günü, bu yolla uyguladıkları işlence ayyuka çıktı. Ve ne gariptir ki, o gün malum örgüte karşı kara harekatının başladığı gündü. Sabah saatlerinde çocukları tepemde öyle bir tepindi ki, ev sallandı. Ardından daire kapıları öyle bir çarpıldı ki, sanırsın deprem oldu. Ve birkaç dakika sonra sonra hacetimi yaparken, önce bir bayan sesi, ardından bir erkek sesi “ terbiyesizlik etmesin,” başat izlekli neredeyse bağırarak konuştu.   Ve mutfağa girmek üzere olduğum sırada o erkek sesi bağırarak, “ terbiyesizlik etmesin “ dedi.
       Öğlen saatlerinde kara harekatıyla ilgili haberler televizyonda dönerken, aşağıya vurmalar, daha doğrusu at gibi tepinmeler, arttı. Ardından ardı ardına kapı çarpmaları... Öğleden sonraysa, aynı at gibi koşturmalar ve şiddetli kapı çarpmaları... Akşamüzeri de sokakta oynayan ve aynı apartımanı paylaştığım Kürt çocuğu, elindeki taşı benim kendisine baktığımı göre göre hızla yola çaldı. Ardından bulunduğum tarafa doğru ve yola denk gelecek biçimde fırlattı. Oradan aldıktan sonra da yeniden yere çaldı. Bundan bir saat kadar sonra, Kürt çocukları kartoplarını güya apartımanın kapısındaki, yandaş çocuğa attılar. Aslında yaptıkları, gelinim sana söylüyorum, kızım sen anla türünden gözdağıydı. Hani belki de bir şeylerin habercisi... Ve bu çocuklar, henüz ilkokul talebesi. 
       Akşam saatlerinde televizyonda kara harekatının haberleri dönerken, daha önce benzer 
haberlerde yaptıkları gibi, aşağıya vurdular sertçe. Televizyonun karşısında kendimden geçtim. Ve her şey duruldu derken, değil dairemi, neredeyse tüm kenti sarsacak biçimde tepemde tepinilmeye başlandı yeniden... ta ki çığırımdan çıkana kadar. Ondan sonra ortalık biraz durulsa da, gün geceye dönerken bu makaleyi kaleme almaya başladığım saatlerde, yeniden aşağıya vurmaya başladılar. Ve ben bu yaptıklarından iyice bunalmış haldeyim. 
       Maalesef üst katımdakiler daha taşınmadan gürültü yoluyla bana rahatsızlık vermeye başladılar. Taşındıktan sonra da, önce yerleşme bahanesiyle ve usturuplu biçimde gürültü yaptılar ve bu arada sık sık kadınları evime girip her şeyimi bilgisayarımın ne işe yaradığını falan öğrendiler; babamın vefatına yakın tarihlerde de, tedricen üzerimdeki baskılarını artırmaya başladılar. Önce kadınları bağırmaya başladı bana ağır sözlerle, sonra Kürtler birdenbire üzerimdeki baskılarını arttırdılar. O kadar ki, gittiğim her yerde hatta adalet dağıtılan yapının içinde dahi, açık açık baskı altına aldılar beni... Hem de en yakınıma sokulacak biçimde. Bırakın sokakta rahatça dolaşmayı, dışarı çıkarken dahi tedirginlik içindeyim. Özellikle de yanımda çantam varsa zira bunlar ne zaman çantayla evden çıksam, kendileri hakkında hazırladığım resmi yazıları vermeye gittiğim vehmine kapılarak, beni yakın takibe alıyorlar; özellikle bindiğim araç Sıhhiye'ye yaklaştığında. Bırakın adliyeye ve karakola gitmeyi, herhangi bir resmi daireye bile gitmeye çekiniyorum üzerimdeki Kürt baskısı yüzünden. 
       Şimdi düşünüyorum da, bundan yaklaşık 5 yıl önceydi, eski apartımandaki üst katımdakilerin akrabası olan Kürtlerin apartımana yeni taşındıkları bir akşam vakti, erkekleri garaja bir şeyler taşırken kendi aralarında Kürtçe konuşuyorlardı ve ben de camdan dışarıyı izliyordum. İşte o anda, maalesef bu ülkeyi bölmeye and içmiş karanlık güçler tarafından oluşturulan havaya uyup, onlara Kürtçe konuştukları için karşı çıktım. Aramızdaki söz dalaşından sonra kapım çalındı. Açtığımda bu Kürt komşu kapıdaydı ve bana karşı hiç de hoş olmayan sözlerinin ardından aramızda öyle bir arbede çıktı ki, apartıman ayağa kalktı. 
       Maalesef bu ülkeyi bölmeye and içmiş karanlık güçler  tarafından oluşturulan havaya uyup, onlara Kürtçe konuştukları için karşı çıktım. Evet yanlış okumadınız, bu ülkeyi bölmeye and içmiş karanlık güçler  tarafından oluşturulan havaya uyup karşı çıktım dedim Kürtçe konuşmalarına. Zira bu Kürtçe konuşma konusu, bu ülkeden nefret eden karanlık güçlerin bir oyunu. Siz hiç bu ülkede Çerkezce, Lazca, Boşnakça ya da ne bileyim İngilizce konuşan birine, “ hayır kardeşim, bu ülkede bu dilleri konuşamazsın! “ diye açık açık karşı çıkıldığını duydunuz ya da tanık oldunuz mu? Öyleyse niye Kürtçe üzerinde bu baskı? Devletin en üst makamında, İngilizce bizzat devlet görevlilerince şakır şakır konuşuyor ve kimse karşı çıkmıyor. Peki İngilizler mi bu devletin bir unsuru? Onlar mı Kurtuluş savasında bu yurdu kurtarmak için savaşmış? Yoksa Kürtler, Türklerle Çanakkale'de Anadolu'da omuz omuza çarpışmış? 
       Ne gariptir ki, bu ülkenin bir unsuru olan Kürtleri ve onların dilini bu kadar ayak altı ederken, neredeyse dillerini resmi dilimiz yapacağımız, İngilizlerin savaş bakanı Lord Kitchener'in Osmanlı imparatorluğu'nun Avusturya – Macaristan yanında savaşa girmesi üzerine  “ Türkleri yok edene kadar savaşacağız! “ biçiminde açıklama yaptığı Şu Çılgın Türkler adlı kitabın 14. sayfasında yazar. Yine aynı kitabın 17. sayfasındaki anlatımlar;
       “ 1918 yazında sultan Reşat'ın ölümü üzerine VI. Mehmet sanıyla 36. padişah olarak tahta çıkan Vahdettin, devletin ve tahtın geleceğini dönemin süper devleti olan İngiltere'nin lütfüna bağlamıştır. İngiltere Karadeniz ordusu komutanı general Milne Londra'ya şu mesajı yollar “VI. Mehmet İngilizlerin Türkiye'de idareyi mümkün olduğu kadar süratle ele almasını istiyor,“
Amiral Web'in mektubu “ Padişah bizi buralara yerleştirmek istiyor. “
Damat Ferit Amiral Calthorpe'a şöyle diyecektir “ Padişahın ve benim yegane ümidimiz Allah'dan sonra İngiltere'dir. “ 
       Vahidettin 30 mart 1919'da Damat Ferit aracılığıyla ' kendi eliyle yazdığı bir tasarıyı İngiliz yüksek komiseri  Amiral Calthorpe'a ulaştıracaktır. Özeti şudur: “ Osmanlı imparatorluğu'nun 15 yıl müddetle İngiliz sömürgesi olması “
       Osmanlı hükümdarının kurtuluş reçetesi budur. Vahidettin İngiliz sömürgesi olabilmek ümidiyle her türlü yola başvurur aklına onurlu, başı dik bağımsız bir Türkiye gelmez. “... 
       ( Ve bu son padişahın kurtuluş savaşının sonunda ne yaptığını herkes çok iyi bilmektedir, sonunun nasıl olduğunu ise, pek az kişi bilir. Kısaca özetleyecek olursak, bu son padişah Fransa'da lüks içinde yaşadıktan sonra, sefalet içinde ölmüş ve cenazesi borçlar yüzünden haczedilerek günlerce sığındığı bir evde bekletilmiş, ancak araya bazı kişilerin girmesiyle defnedilebilmiştir. )( Yazarın notu )
       Fakat hiç kimsenin bilmediği bir şey var, o dönemden daha doğrusu kasten bilinmesi istenmeyen ve etkileri günümüzde de süren ve hatta ucu şu an süren kara harekatına kadar dayanan... O da, Norwil adlı bir İngiliz binbaşının Kurtuluş savaşı sırasında Kürtleri Türklere karşı kışkırttığı. 
       Evet, son padişahın ümidini bağladığı bir İngiliz binbaşısı, Doğu bölgesindeki Kürt beylerini kışkırtarak Kuvayi Milliye'nin üzerine saldı; tıpkı şu anda PKK/KONGRAGEL terör örgütünün Türkiye'nin üzerine salındığı gibi. Ve maalesef bu örgüt bazı karanlık güçlerce, Türkiye'nin güçlenmeye başladığı dönemde birden bire ortaya çıkan karanlık güçlerce, kullanılarak Kürtler kışkırtılmaktadır. Ve ne yazık ki bu örgütün sözde siyasi kanadı gibi gösterilen siyasi oluşum da, sahip olduğu olanaklardan da yararlanılarak bu kışkırtmaya alet edilmektedir. 
       Bunun acısını da, masum yurttaşlardan çok, iyi niyetli Kürtler çekmektedir. Ne yazıktır ki, ben de yukarıda anlatmaya çalıştıklarımdan anlaşılacağı üzere bu acıyı birebir yaşayan biriyim

KÜRT SORUNU BU ÜLKEDE GERÇEKTEN VAR MI?

       Bana sorarsanız yok? Daha doğrusu var. biraz çelişki oldu değil mi? Bu ülkede Kürt sorunu yok, lakin bazı güçler tarafından var edildi. Yıllarca bu ülkeyi bölmeye çalışıp da, askeri güçleriyle bunu yapmayı beceremeyen karanlık güçler, en etkili yönteme başvurdular “ Kaleyi içten fethetmek. “ Bunun içinde, Kurtuluş savaşında Norwill denen hainle tohumlarını attıkları Kürtleri, Güneydoğunun geri kalmışlığını da kullanarak, devreye soktular ve adına PKK denilen sözde bir örgütünü yıllarca işledikten sonra, Türkiye'nin üzerine saldılar. 
       ASALA olayı başarısız olunca, mutlaka başka bir aktörün devreye sokulması lazımdı zira. Bunun içinde Kürtlerden daha iyi bir güç olamazdı. Zaten bunun tohumları yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi, Kurtuluş savaşında atılmış, Şeyh Sait isyanlarıyla da zemin hazırlanmıştı. Fakat o an devletin gösterdiği, daha doğrusu göstermiş gibi göründüğü, kararlılık sonucunda bu aktörün devreye sokulması ertelendi lakin asla durdurulmayıp, yeraltından zemin güçlendirildi. Maalesef buna da bizzat İnönü ve C. H. P  alet oldu. Hatta koşulları açıkça hazırladı.
       Bu çarpıcı konuya geçmeden, hemen aklıma gelmiş bir iki anımı konuyu desteklemesi açısından nakletmek istiyorum:
       Ortaokulun birinci sınıfındaydım. Takvimler 1977 yılının Mart'ını gösteriyordu ve ikinci dönem daha yeni başlamıştı. Sınıfımıza bir kız öğrenci gelmişti. Adı Nezahat'ti ve adını bile söyleyecek kadar Türkçe bilmiyor ve adı söylerken aşırı derecede zorlanınca, bildiği dile yani Kürtçeye, sığınıyordu. Bu durumda öğretmenimiz ne yaptı dersiniz? Hemen kızı aşağılayıp, burada Kürtçe konuşamazsın mı dedi? Hayır! Aksine daha ilk anda bunu kendi sorunu yapıp, hepimize bir ders verir gibi “ Anlaşılan sana Türkçe'yi öğretmede bayağı zorlanacağız, “ dedi ve bizden de bu konuda kendisine destek olmamızı istedi. Ve o öğretmenimiz gerçekten çok çabaladı Nezahat'e Türkçe öğretmek için. Fakat ben bu insanlık dersini unutmuş olacağım ki, ne zaman Kürtçe konuşan birini gördüysem 2000'li yılların başında hemen “ Kürtçe konuşamazsın! “ diye üzerine yürürdüm. Acaba birileri tarafından yürümek zorunda mı bırakıldım?
       Yine o yıllardaydı. Şimdi çoktan yıkılmış olan rahmetli İlyas amca'nın evinin altında, Ahmet adlı sevimli bir bakkal amcamız vardı. Birkaç kez dükkanına gittiğimde, ailesiyle aralarında tanımadığım bir lisanda konuştuklarını duymuş ve meraklanmıştım. Konuyu rahmetli anneme açtığımda bana “ Çerkesce konuştuklarını, “ söylemişti. Ve hiçbir Allah'ın kulu da, resmi görevliler dahil, onlara “ Niye bu dili konuşuyorsunuz kardeşim? Bu dili konuşmanız yasak. Eğer bu biçimde konuşmaya devam ederseniz, size şunları şunları yaparız, “ demedi ve hiç kimse onları aşağılamadı, yakın bir tarihte Kürtçe konuşanlara yaptıkları gibi. 
       Yanılmıyorsam, 2003 yılıydı; Çankaya'dan bindiğim bir taksiyle evime geliyordum. Yolda konu döndü dolaştı yaşamak zorunda kaldığım yere geldi. Doğal olarak Kürtler konusu açılınca, orta yaşlı taksici aynen şunları söyledi: “ Ben de Kürdüm. Fakat hepimiz aynı bayrak altında yaşıyoruz ve bu ülkenin ekmeğini yiyoruz. Bu ülkede askerlik yaptım. Hepimiz bu ülkeye sahip çıkmak zorundayız! “ Ne dersiniz ibretlik sözler değil mi?
       Bu anılardan sonra gelelim birileri tarafından zorla gündeme taşınan Kürt sorununa... Bu konuda bazı şeyler söylerken Şevket Süreyya Aydemir'in “ Tek adam “ ve “ İkinci adam “ adlı yapıtlarından alıntılar yapacağım. Hatta sözü genel olarak bu yapıtlara bırakacağım.
       Dilerseniz söze Musul sorunundan başlayalım ve mikrofonu Tek Adam'ın birinci cildine 
bırakalım zaman yitirmeden. Zira görüyorum bu konudaki çarpıcı gerçekleri anlatmaya 
sabırsızlanıyor. Hemen ardından da, kürsüye İkinci adam gelecek ve eminim Tek adam'dan daha çarpıcı açıklamalarda bulunacak. Bense, arada bir mikrofonu alıp konuya açıklama eklemeye 
çalışacağım, dilimin döndüğünce... Evet Tek adam. Kürsü sizin buyurun...

“

MUSUL SORUNU:

       Nihayet birinci komisyonun özellikle İngiltere'yi ilgilendiren ve İngiliz sömürgeler 
imparatorluğunun  en bağnaz liderlerinden biri olan Lord Curson'un çok sinirlenmesini davet eden meselelerden biri de Türkiye'nin güney sınırları meselesiydi. Çünkü bu sınırlarda Türkiye doğrudan doğruya İngiliz menfaatler sahası ile tokuşuyordu: yarının zengin petroller bölgesi vs...

( Amerika Irak'ı niye işgal etmişti ve İran'la Irak niye çarpışmıştı. Petrol yüzünden değil mi? )(Y.N)
...
       İngilizler bir fiili işgal hakkından ve kurulan Irak yarı müstemlekesi ile yapılan anlaşmalardan faydalanarak Türkiye'nin güney sınırını ona göre çizmek istiyorlardı. ( Şu an olanla benzerlik göstermiyor mu? Irak yine yarı müstemleke değil mi?  Y.N. ) İsmet paşa uzun bir muhtıra okuyarak Türkiye'nin Musul vilayetini başka devlete terke razı olmayacağını açıkladı.
...
       Lord Curson İsmet paşanın görüş ve isteklerine uzun boylu karşılıklar verdi. Fransa ve İtalya temsilcileri de onu desteklediler. İsmet paşa son cevabında Musul topraklarının durumunun ne olacağının bir hakem kararına bırakılamayacağı görüşünde diretti. Lord Curson buna tehditle korkutmayla karışık verdi. Şu halde ortada bir harp tehlikesi olduğunu ve akvam cemiyeti misakının 2. maddesine göre İngiltere'nin bu meseleyi harp ile halletmeye gücü bulunduğunu ileri sürdü.
...
       Sevr muadehesinde Fıratın doğusunda ve Ermenistan ile Irak ve Suriye sınırında kurulması için kararlaştırılan Kürdistan meselesi Lozan konferansında pek tartışma konusu olmadı. Ortadan silindi. Çünkü Türkiye'de yaşayan Kürtler namına Lozan konferansına yapılan bir müracaatta kendilerinin Türkiye'den ayrılmak istemedikleri ve Türkiye sınırları içinde yaşamak arzuları bildirilmiş bulunuyordu (sayfa 109 – 110)
( Daha doğrusu kasten silindi konferansta Kürdistan sorunu. Zira çok iyi biliniyordu ki, Atatürk zamanında böyle bir şeyi gündeme getirmek bile ateşle oynamaktan daha tehlikeliydi. Aslında hiçbir zaman silinmeyen bu konunun yeniden gündeme getirilmesi için bazı saf ve hain iadecilerin iktidara gelmesi beklendi. 1950 iktidarıyla birlikte de, bu fırsatın doğduğunu görüp Lozan anlaşmasının karşı tarafı olan devletler düğmeye basarak, zaman içinde çok çok önceden hazırladıkları planları ardı ardına, fakat Türkiye'ye ve Türklere belli etmeden devreye soktular. Ve şu an güneyimizde adı konmamış bir Kürdistan kuruldu. Bunun resmi ilanı için de yeni planlarını çoktan yürütüyorlar. Ve bunu gizlemek daha doğrusu Türkiye'nin bununla meşgul olamaması için bazı iç oyunları sahneye koyuyorlar. Örneğin AKP kapatılma davası. Zamanlaması ne kadar ilginç! Kapatma davası açıldı, 15 – 20 gün sonra A.B. PKK/KONGRAGEL'i terör örgütleri listesinden çıkarttı. Hem de Başbakan Erdoğan Avrupa'nın göbeğindeyken. Size de ilginç gelmiyor mu? AKP  kapatılsaydı ne olacaktı? Tam bir kaos oluşup, Türkiye başka tarafa bakamayacak hale gelmeyecek miydi? Şimdi yukarıdaki alıntıyı bir kere daha okuyun bakalım, bir şeyler sezinleyebilecek misiniz? Y.N. )
.....
       Lozan anlaşmasının tek pürüzlü konusu Musul meselesiydi. Çünkü bu anlaşmanın 3. maddesinin 2. fıkrası Türkiye'nin ırakla olan hudutlarının kesin çizilmesi işini askıda bırakmıştı. Fakat Musul şehri henüz Türklerin elindeydi. İngilizler burayı daha sonra ve mütarekenin kendilerine verdiği yetkiden faydalanarak 10 kasımda işgal ettiler. ( 10 Kasım 1938 Atatürk'ün vefat tarihi Y.N. ) Fazla olarak da henüz barış aktedilmeden yeni kurulan ve İngiliz himayesi altına giren Irak hükümetiyle bir takım anlaşmalar imzalayarak Musul vilayeti topraklarında yerleşmelerini pekiştirdiler. Hatta bu arada Musul vilayeti topraklarının doğusuna düşen Kerkük - Süleymaniye bölgesindeki Kürt isyanlarını 100.000 kişiye varan kara ve hava kuvvetleriyle kanlı bir şekilde bastırdılar. (sayfa 183)
( Halepçe baskını ve şimdiki Irak hükümetinden bazı şeyler çağrıştırmıyor mu size de? Yoksa ayırtında olmadan o zamana mı gittik ülkece? Y. N. )
       Türk İngiliz konferansı 19 mayıs – 5 haziran 1924 arasında İstanbul'da toplandı ve çok garip bir şey oldu: Lozanda İngiltere'yi temsil eden ve sömürgeciliğin en mutaassıp savunucularından birisi  sayılan Lord Curson Lozan'da yalnız Musul vilayeti topraklarını isterken İstanbul konferansında İngiltere'yi temsil eden ve İngiltere'deki iktidar değişikliği üzerine hükümete gelen işçi partisine mensup Sör Persi Koks Musul topraklarından başka Hakkari vilayetinin bir kısmını da istedi. (şu da dikkati çekmektedir ki: 1910- 1911 İngiliz ansiklopedisi Irak kuzey sınırını Bağdat'ın 60 – 70 kilometre kuzeyinden geçirirken 1918 mütarekesinden sonra İngilizler bu sınırı 300 kilometre yukarı çıkarttılar. Lozanda Lord Curson bu sınırı 400 kilometreye kadar götürmek istedi. İstanbul konferansında Sör Persi Koks ise Irak'ın kuzey hududunu Bağdat'ın 500 kilometre kadar kuzeyine çıkararak Türkiye topraklarından içeriye sokmaya çalıştı.) (sayfa 184)
( Şu anda Güneydoğu'da yaşanan fiili durumun bir planın yıllar sonra aslına sadık kalınarak 
sergilenmesinden başka bir şey olmadığını 40.000 civarındaki insanımızın canına mal olmasıyla 
Türkiye'nin yanı sıra tüm dünya anladı. Fakat bunu sergileyenler, ne yazık ki Türkiye'nin verecek bir karış toprağı olmadığını hala anlayamadılar. Acaba anlamak istiyor olabilirler mi? Şimdi daha 
netleşmeye başladı sanırım her şey ve Türkiye'nin son 24 yıllık fotoğrafı. Y.N. ) 
...
       Bu arada 1924 ekiminde İngilizler Hakkari topraklarımızdaki bazı birliklere hava hücumları bile yaptılar. Fakat Ankara'nın kararlı mukabelesi İngiliz Irak ordusunun daha ileri gitmesine mani oldu. ( sayfa 184 )
( Fakat son zamanlarda olanlar gösteriyor ki, İngilizlerin daha ileri gitmesi o zaman için önlemiş. Lakin bu planlarında asla bir gerilemeye yol açmamış olacak ki, Güneydoğu'da 40.000 şehit verdik. Üstüne üstük saldırının yeri de çok ilginç Hakkari. Hani şu Şemdinli olaylarının olduğu habire karışan kent. Y.N. )

DOĞUDA İSYAN VE KÜRTLER.

       Doğu isyanı 13 şubat 1925 te Piran köyünde ilk silahların patlamasıyla başladı. Piran eski Genç şimdiki Bingöl ilinin Ergani ilçesine bağlı Eğil bucağının köylerinden biridir (sayfa 201)
...
       İsyanın başı Hınıs'da yerleşmiş olmakla beraber Palu – Piran tarafında ve civar ilçelerde sözü geçen şeyh Sait adında biridir. ... erkek çocuklarından bazıları Suriye İstanbul Diyarbakır Hınıs arasında çeşitli sebeblerle gider gelirlerdi. Bunlardan birinin İstanbul'da Osmanlı ayan azasından ve Kürtler arasında bir takım özel ihtiraslar güden seyit Abdülkadirle temaslara giriştiği saptanmıştır. .... 
       Son isyandan önce Irak sınır bölgesinde meydana gelen Nosturi ayaklanmaları dolayısıyla yapılan tahkikatta isyandan sonra Irak'a kaçmış olan bazı Kürt asıllı subaylar dolayısıyla mahkeme şeyh Sait'in  de ifadesini almıştı. ...... bu tahkikatta işler karışınca büsbütün ürktü. Kendi bölgesinde hazırlıklara girişti. Nihayet 13 şubat 1925'de telgraf hatlarını kestirdi. İsyan ettiğini ilan etti. Genç, Çapakçur, Hani Palu hükümet konaklarına baskınlar yapıldı. .... fakat dikkati çeken nokta şuydu ki, isyan bir milli hareket yani Kürtlük yani Kürt istiklali gibi sloganlarla değil “ dini kurtarmak, şeriatı kurmak “ ve anlaşıldığına göre “ halifeliği yeniden kurmak “ gibi dumanlı sınırları belirsiz tahriklerle başladı. ....
( son zamanlardaki terör örgütünün mitinglerinde hangi dini objeler ve kişiler ön plana çıkartılıyor? Y.N. ) Bu beylerin şeyhlerin iradelerine bağlı olarak isyana sürüklenen kulların müritlerin önemli yekunlara varmasına rağmen bir halk hareketini almadı. Kürtlerle meskun bütün bölgelerde milli bir hareket haline gelmedi. ( O zaman milli hareket haline gelemeyen bu isyan günümüzde Kürtleri kapsar hale geldi. Getirildi desek, daha doğru bir tümce mi kurmuş oluruz acaba?  Okumaya devam edelim. Y.N. ).... 
( Çeşitli hanlara karışmış olmak çeşitli kollara ayrılmak hiçbir zaman bir kavim ve millet birliği teşkil etmemek hiçbir zaman güçlü devamlı bir devlet kurmamış olmak ve çeşitli dil ailelerinden derlenip çeşitli kollara ayrılan diller grubunu benimsemek  Kürtlerin tarihi gerçeğidir. Kürtler sınır birliği olan başlıca üç ülkede toplanırlar: Türkiye Irak İran )  (sayfa 202)
Dr Fritz'in “ Kürtler “ eserinde prof. Veber'den nakledilen şu cümle çok ilgi çekicidir: “ Kürt dili bir dil karışımı değildir. Belki bir kelime karışımıdır. Anlaşıldığına göre Kürt dili tam bir millet dili olmaktan ziyade şekli kaybolmuş, istilaların ve göçlerin etkisi altında ve zaman içinde oluşmuş fakat oluşumda bir etimolojik birlik sağlayamamış daha çok fars kaidelerine yatkın bir dil karışımı olsa gerektir. “  Bu karışıklığının aslı hangi dil ise onunla olan bağları da kaybolmuştur (sayfa 203)
.....
       Türk Arap yeni fars gibi Kürtlerin daha sonra yerleştikleri bölgelerden veya karıştıkları milletlerden derlenmiş yabancı kelimelerdir. “ Dr Fritz. “ Kürtçe – Farsca – Almanca lugatından (Dr Fritz) derlenen 8307 kelimeden 3080'i aslen Türkçe ve eski Türkmen 2000'i yeni Arapça 1030'u yeni  Farsca 1240'ı Zend ( eski Farsca) 370'i pehlevi 220'si ermeni 108'i keldahi ve ancak 30'u asıl ve eski Kürtçe. .... Kürt lehçelerinde kaide ..... fars dilinin bozulmuş bir şubesi olarak ele alınır. (sayfa 204)
( Bu açıklamaların ışığında, madem Kürtçenin büyük çoğunluğu Türkçe ve diğer doğu dillerinden oluşuyor, neden Kürtçe yıllarca yasak kapsamında değerlendirildi. Yoksa işin içinde başka şeyler mi vardı ve amaç bağcıyı dövmekti de, üzüm yemek mi olarak gösterildi yıllarca? Belki de bu da Türkiye üzerine oynanan oyunların bir parçasıydı. Y. N. )
       1927 nüfus sayımına göre Türk topraklarında hepsi anayasa hukuku bakımından Türk sayılan 1.350.347 Kürt vardı. 1955 nüfus sayımına göre yekun 1.504.082'dir (dipnot sayfa 205) ( Şu andaki miktarı merak edenler TUİK'den bilgiyi alabilirler. Fakat bunun çok yüksek olduğundan kimse kuşku duymasın; zira Kürtler her sene bir çocuk yapıyorlar. Nedenini arif olan anlasın. Y.N. )
       Varto kazasının Kasman köyünden olup doğu illeri ve Varto tarihi ismi altında 1945'de bir eser yayınlayan Kürtlerin Türk olduklarını savunan fakat bunun hemen ardından bilinmeyen caniler tarafından öldürülüp mezarı dahi bulunamayan ve eseri ortadan kaldırılan öğretmen M. Şerif Fırat eserinde Kürtleri çeşitli yönlerden inceler. ( bu eser 27 mayıs ihtilalinden sonra ve Cemal Gürsel in bir önsözü ile Milli Eğitim bakanlığı tarafından yayınlanmıştır.)


ANKARADA HAREKETLER

       Doğuda isyan başlarken başvekil Fethi bey'di. ...... isyan başlayınca Fethi bey'e karşı saldırılarda başladı. .... Şu kayda değer ki, daha isyan başlar başlamaz mecliste ve çevresinde terakkiperver cumhuriyet fırkasına karşı hemen hucumlara geçildi. Halbuki terakkiperver fırkanın isyan bölgelerinde teşkilatı bile yoktu. Parti elemanlarının isyanla uzaktan veya yakından ilgisini gösteren hiçbir belirti tespit edilememiştir. Ama fırka programındaki “ terakkiperver cumhuriyet fırkası efkar ve itikat-ı diniyeye hürmetkardır “ maddesi bir iltica hareketi olan Şeyh Sait isyanını körükleyen bir sebeb gibi yorumlanıyordu. Halbuki zaten anayasaya göre devlet bir islam devletiydi. (sayfa 205)
       Kürtlerle meskun doğu vilayetleri Osmanlılara Yavuz Sultan Selim zamanında ve Diyarbakır kalesi muhasarası müstesna olmak olmak üzere mücadelesiz geçti. O güne kadar bölgeler İranlıların kontrolündeydi. Doğu tam bir derebeylik nizamıyla idare olunuyordu. Osmanlılar da aynı nizamı muhafaza ettiler. Diğer bölgelerde uygulanan zeamet tımar has kanunları oralarda uygulanmadı. Memleket 14'ü azli mümkün olmayan bölge hükümdarları 28'i azledilebilen Kürt derebeyleri elinde bırakıldı. Bunların hepsi mahalli beyler ve şeyhlerdi. Bunlarda kendi toprakları içinde kendilerine bağlı diğer ağa şeyh ve beyleri kullanıyorlardı. Fakat beyler ve reislerle aileler arasında mücadele hiçbir zaman durmadı. .... İstanbul tarafından idareye biraz nizam vermek istenince de derhal mahalli isyanlar başladı. .... ondan sonra buralarda bir sıra hatta aralıksız isyanlar adeta tabi bir hal şeklini aldı. Daha doğrusu orada devletin hakimiyeti şekilden ibaret kaldı. Halk tamamen şeyhlerin derebeylerin köleleri haline geldi. .... Abdülhamit'in son devri ile meşrutiyet devrinde de isyanlar birbirini kovaladı. .... hatta birinci dünya harbi sırasında Dersim fiilen devlet dışı bırakıldı. Çünkü oraya girilemiyordu. .... ( Aynı senaryo, Şırnak ve diğer doğu illerinde sergilenmeye çalışıldı. Fakat isyancıların hesaba katamadıkları bir şey oldu; o da karşılarındaki Türk ordusunun kararlılığı ve yurdunu böldürmek istemeyen kararlı vatanseverlerdi. Y.N. )  fakat istiklal savaşı sırasında Kürtlerle meskun bölgelerde önemli isyan hareketleri olmadı. ... bunun sebebi Sevr muahedesinin doğuda bir Ermenistan teşkiline karar vermesi bunun ise Türklerle Kürtler için bir müşterek tehlike teşkil eylemesi olsa gerektir.  .... geçi Sevr muahedesi güneyde bir Kürt muhtar bölgesi yaratıyordu. Hatta bu bölgenin padişaha şeklen bağlı bir Kürdistan şeklinde teşkili için İstanbul'da hürriyet ve itilaf fırkasından yani mütareke devrindeki iktidar partisinden Şeyhülislam Mustafa Sabri, Zeynelabidin efendi ve Vasfi bey heyeti ile Kürtler namına ayandan Seyit Abdülkadir arasında bir ahitname bile imzalanmıştı. Fakat istiklal savaşının zaferi bunu önledi. (Dipnot sayfa 207 – 208)
( Şu anda çekilen sıkıntılar bir nebze olsun anlaşılmıştır, hainlerin ihanetiyle birlikte. Y. N. )

“ DOĞU ATEŞLER İÇİNDE “ ( Adalet vekili Mahmut Esat bey'in son fırka grubundaki sözleri )

       Fevkalade hal hele Diyarbakır önlerinde hakiki bir iç savaş halini almıştı. (sayfa 209) Şeyhler beyler seyitler hepsini birer hayvan seviyesinde muhafaza ettikleri hatta bazen gözü kapalı sadakat nişanesi olarak boyunlarına yular taktırıp ahırlarına bağlattıkları sığırlar gibi böğürttükleri eşekler gibi anırttırdıkları kendi tekkelerinin konaklarının önlerinde diz üstü yerde süründürdükleri kullarını kölelerini müritlerini güya din uğruna Allah yolunda fakat aslında sadece kendi saltanat ve menfaatlerini korumak için her cephede ateşe sürüyorlardı. ( şeyhlere bağlı kulların kölelerin müritlerin ruh hali ve şeyhlerin bunlara layık gördükleri muameleler bakımından burada belirtilen şeyler bir benzetiş olmayıp,  gerçek olayların ifadesidir. Bu konuda yüzlerce misal verebiliriz. Elazığ istiklal mahkemesinde mesela Şeyh Eyyub'un kapısında cereyan eden bu haller için bizzat şeyhin ifadeleri bu konuda kesin belge teşkil eder. - (Dipnot. )
.....
       Fakat bir defa silah patlayıp, bölgeler ayaklanınca da şeyhin bu isyan için daha sürükleyici şeyler bulması lazımdı. Şeyh Sait hemen din davasına sarıldı. Dinin öncüsü bayraktarı gibi göründü. Daha sonraki Elazığ istiklal mahkemesindeki ifadesinde şeyh Sait bu davasını şöyle özetledi “ hilafet kaldırılmıştır. Zamanın imamı kalmamıştır. Halbuki zamanının imamına biat etmeden (ona bağlanıp onu tastik etmeden) ölen ölen müslüman Peygamber'in şefaatinden mahrum kalır “ .... “ dinin dünya işlerinden ayrılması caiz değildir. İslam ulemasına göre dinin dünya işleriyle ilgili hükümleri (şeriat) tıpkı ibadet gibidir. “ şeyh Sait e göre işte doğu bunun için ateşe salınmıştı. ... “ asilerin İran'a Irak'a Suriye'ye sığınmaları önlenmeliydi. (sayfa 221)
( Ne dersiniz, önlenebildi mi sizce? Ayrıca Seyh Sait'in sözleri AKP'nin Doğudaki oy oranıyla ilgili bazı ipucları veriyor sanırım ve bu partinin Temmuz – 2007 seçimlerinden sonra yaptıklarıyla birleşince tablo tamamlanıyor gibi. Y.N. )
.....
       2 nisan da asileri sarma hareketi tamamlandı ve kanlı savaşlar başladı. 4 nisan da ise şeyhler dağlık mıntıkalara sığınmaktan başka çare kalmadığını anladılar. (Sayfa 212)
( Şimdilerde de bu sığındıkları dağlık bölgeleri mesken tutan torunları, dedelerinin yolundan gidiyor. Y.N. ) 

....
       Diyarbakır da başlayan mahkeme İstanbul'da yakalanan Seyit Abdülkadir ve oğullarını isyanın tertipcisi ve teşvikçileri Şeyh Sait ve arkadaşlarını da isyanın icracısı olarak suçladı. (sayfa 212) 
( Seyit Abdülkadir .... İngilizler'den istediği Kürt krallığı İngilizlerle ittifak Akdeniz de bir mahreç ve peşin 250.000 altın gibi taleplerini böylece bu emniyet mensubu açıkladı.) (dipnot aynı sayfa)
( Aslında bu açıklamayla, Kürtlerden ve doğu meselesinden çok kendi çıkarını düşündüğünü ve bir korkak olduğunu açıklıyor ayırtında olmadan, tıpkı şimdiki elebaşıları gibi. Ne diyelim kişi sirkatin söylermiş. Y.N. )
       Bu kararları doğu bölgesinde alınan çeşitli tedbirler takip etti. Bir kısım ağa ve beyler batı bölgelerine nakledildiler. Doğu bölgesinde bazı göçmen yerleştirme teşebbüslerine girişildi. Fakat doğuda ağalığın toprak beyliğinin şeyhliğin hulasa cismani ve ruhani derebeylik nizamının kökünden temizlenmesi ve toprak reformu yolunda köklü ve olumlu adımlar atılması mümkün olmadı. Öyle denilebilir ki, Mustafa Kemal hareketinin hem de en elverişli şartlarının meydana geldiği bir zamandaki bu başarısızlığı rejimin etkileri bugüne kadar süren en büyük talihsizliği oldu. (sayfa215 )
( Bu talihsizliğin hazin sonuçlarını günümüzde çok yakından milletçe yaşıyoruz ve ne yazık ki bu talihsizlik, onca ekonomik kaybın yanı sıra yiten canlara ve Kürtlerin yaşadıkları topraklara 
düşmanlığına neden oldu. Ne demişti Diyarbakır bombacısı “ Türk askeri benim düşmanım! “ İşte 
ihmalin en ağır faturası Y. N. )
“

-         “ Tek Adam'ın bu çarpıcı açıklamalarına eklediğimiz yorumlardan sonra, kürsüyü İkinci Adam'a bırakalım ve onun Tek Adam'ı destekleyen ve tamamlayan açıklamalarıyla konuyu daha da netleştirmeye çalışalım... Buyurun İkinci Adam. “



İKİNCİ ADAM CİLT 1

“

DOĞU İLLERİ PROBLEMİ:

       Doğu illeri problemi cumhuriyet Türkiyesi'nin daima en karmaşık problemi olarak kaldı. Bugün de önemini devam ettiren bu problem bir idare davası değildi. Bölgenin doğal şartlarına da dayanan etnik demografik sosyal ve ekonomik şartları kompleksi ve ancak ondan sonra idari bir davaydı. (bölüm sunuş yazısı)

KANAYAN YARA

       Şark isyanı bastırılmıştı. Fakat doğu daima bir kanayan yara olarak kaldı. Çünkü isyan siyasi olmaktan ziyade sosyal yapı meselesiydi. Doğunun iktisadi ve sosyal yapısı öylece sürüp gittikçe doğu illerinde tahriklerin ayaklanmaların zaman zaman kendini göstermesi mukadderdi. Nitekim öyle oldu. Nitekim Atatürk hayata gözlerini yumarken doğuda gene silah konuşuyordu. Çünkü doğu isyanından sonra doğunun temel yapısında kökten ıslahata yönelinemedi. Gerçi bir takım ağalar beyler şeyhler doğu illerinden batı illerine göçtürüldüler. Doğunun bazı bölgelerine Rumeli göçmenleri yerleştirildi. Çoğu Suriye ye kaçan bazı beylerin toprakları kısmen göçmenlere veya mahalli halka dağıtıldı. Ama göçmenlere ve toprak alanlara tapu verilmediği batıya göçürülenlerin veya Suriye ye Irak'a kaçan ağaların beylerin kendi bölgelerinde etkileri kesilmediği için doğuda ciddi bir yerleşme ve ıslahat hareketine geçilemedi. İdare makamları ve kurulan genel müfettişlikler ise .... temel yapıya eğilecek orada ıslahat yapacak yerde “ Kürt yoktur Türk vardır “ gibi temel yapıya inmeyen beyanlar ve raporlarla hem kendi kendilerini hem de hükümeti oyaladılar.
( Bu oyalama, PKK/KONGRE-GEL terör örgütünün ilk saldırlara başladığı yıllarda da aynen 
sürdürüldü. Fakat bu oyalamanın bir çözüm getirmeyeceğini çok iyi bilen 8. cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal, o zamanlarda yapılması gerekirken yapılamayanları masaya koyup uygulamaya 
geçireceği sırada ani bir kalp krizinin sonucunda aramızdan ayrıldı. Bu konuda çeşitli spekülasyonlar yapıldıysa da, o günlerde en doğrusu ölümünün genelde Kürt özelde Doğu sorununu çözüm çabaları olduğuydu ve bu saptama da son derece doğruydu. Rahmetli Özal bu işten çıkar sağlayan bazı dış mihraklarca ortadan kaldırıldı. Zira çok iyi biliniyordu ki, rahmetli yaşasaydı bu Kürt ve Doğu sorununu ortaya koyacağı paketlerle çözecekti. Buysa bazıların şimdilerde Büyük Ortadoğu Projesi diye lanse etmeye çalıştıkları aslında fiyaskodan başka bir şey olmayan ve içinde acıdan ve kandan başka hiçbir şey barındırmayan projenin, daha ortaya bile çıkamadan çöpe gitmesine neden olacaktı. İşte yıllar yılı kapalı kapılar ardında planlanan bu projenin çöpe gitmemesi için Rahmetli Özal'ın planlarının çöpe, hem de geri dönüşümsüz olarak, gitmesi lazımdı. Bunu gerçekleştirmenin en basit ve çirkin yolu da Özal'ı ortadan kaldırmaktan geçiyordu. Nitekim de düzmece bir sağlık sorunuyla bu gerçekleştirildi.  Y.N. )
       “ İrtica hadisesinin tenkilinden sonra isyana saha olmuş vilayetlerimizin halkında üzerinden bütün yük kalkmış gibi serin ve berrak bir fikir açılışı ferahlayışı hasıl oldu. Aldığımız haberler dertlerden her gün birinin daha ortadan kaldırıldığını göstermektedir. (İsmet paşa – 9. 11. 25 meclis nutkundan ) ( sayfa 305 – 306 )
      Bunlar ancak isyanın bastırılmasından sonra halkın köklü ıslahata hazır olduğunu onu beklediğini gösteren sözlerdir. Ama bu yolda gidilemedi.
( Acaba birileri tarafından kasten ıslahat yapılması önlenmiş olabilir mi? sorusu insanın aklına geliyor yukarıdaki satırları okuyunca. Bazı dış güçlerin bu ıslahat çabalarını önlemede çabaları olası olasılığı Osmanlı zamanından beri bölge üzerinde oynanmakta olan oyunları akla getirince daha makul bir olasılık olarak görünüyor. Nitekim bölgenin tarihine bakıldığında, sahip olduğu coğrafi konum dolayısıyla, bazı entrikalara sahne olduğu hemen göze çarpacaktır. Ve bölge coğrafi konumu ve zenginlikleri dolayısıyla tarihin başlangıcından beri bazılarının iştahını kabartmaktan öte, oraya sahip olma ve hükmetme arzusunu kamçılamıştır. Y. N. )
       Zaten mukavemet ve direniş unsurları devam ediyordu. Nitekim daha sonraları yani 1930 haziranın da Suriye, Irak ve İran sınırından giren oralarda teşkilatlanan isyancı grupların saldırıları başladı.
( PKK/KONGRA-GEL saldırılarının başlangıcına ve gelişimine bakacak olursak yukarıdaki paragrafta anlatılanlarla birebir benzerlik olduğunu görürüz. Yukarıdaki paragraftaki anlatımlar ve bunların  günümüzdeki uzantısı örgütün eylem süreci, sanki yukarıda öne sürdüğümüz tezimizin doğrulayıcısı olarak kendini ortaya koyuyor Y.N. )
       İsmet paşadan şu cümleleri alalım “ bu suretle ayaklanmayı sonradan ve tedricen birkaç 
vilayetimizde umumi bir hale getirmeye çalıştılar. Irak hududundan Barzan'dan bazı çeteler içeri girdiler. Bundan sonra Suriye hududunun birkaç noktasından tecavüz edildi. .... cumhuriyetten evvel ağrı da Zeydan'da ve diğer bazı yerlerde ortaçağda olduğu gibi feodalite ve aşiret teşkilatı vardı. Bunlar bulundukları yerlerde derebeylik ve hatta birer ufak hükümet halindeydiler. Devlete karşı bittabi askerlik mükellefiyetleri de yoktu. İdare ve kanun nazarında kendileri hususi ve mümtaz bir vaziyet iddaa ediyorlardı. Bu sistemden vatan iki türlü zarar görmüştür: birincisi bu teşkilat altında bu zihniyette yaşayan kümeler gittikçe daha iptidai hale geliyorlardı. İkincisi bu kümeler etrafında yaşayan vatandaşlar bu fiili imtiyazlardan istifade etmek için gerek zihinleri gerek yaşayışları itibariyle onlara benzemeye uymaya yelteniyorlardı. ... bizim senelerden beri şark vilayetlerinde gösterdiğimiz gayret geçmiş zamanlar siyasetinin tasfiyesi ve milli birliğin vatanın o parçasında da kurulması ve yerleştirilmesidir. “ (22 eylül 1930 tarihli meclis nutkundan) (sayfa 306 – 307 başı)
( Günümüz koşullarına bakıldığında, İsmet paşanın bu saptamasının yerinde olduğunu görürüz. Ve zamanında ele alınamayan ya da bu biçimde bırakılmasında; şu ya da bu nedenle sakınca görülmeyen/görülemeyen yapının halen ülkemize ve dolayısıyla da bölge ve dünya barışına zarar veren ve onu tehdit eden bir unsur olduğu saptarız. Sanırım bu saptamadan sonra dehşete düşmeyecek insan yoktur yeryüzünde. Tabi barışa inanmak kaydıyla Y.N. )
       Bütün bu nizamın temelinde iktisadi sosyal münasebetler en başta müessirdi. Ekilebilir topraklar ve meralar üzerindeki geleneksel mülkiyet şekli bu geleneksel mülkiyet şeklinin ağalara beylere şeyhlere verdiği ve kökü kimbilir nerelere inen toprak köleliği nizamı yatıyordu. ... yani bugün de devam eden nizam. .... hakikaten köylü toprak kölesi gibiydi. Ağanın hükümranlığı köylünün yalnız malına kol gücüne çıkardığı mahsüle münhazır değildi. Köylünün inançları ruh yapısı aile işleri hareket serbestliği de sıkı kontrol altındaydı. Çünkü cismani derebeyliği yani kaba kuvvet hakimiyetini ruhani derebeylik yani şeyhlik müessesesi tamamlıyordu. Her şehirde her kasabada her köyde ve her obada sürü sürü şeyhler şeyhçikler ağanın emrinde ve hizmetindeydi. Ağanın yüksek otoritesinden gizlenilse bile şeyhin her kulübenin içine kadar ve günün her saatinde sızan yılan gözlerinden kurtulmak kabil değildi. Bugün olduğu gibi o gün de ağa ve şeyh daima ayakta kaldı. Gerçi isyanlar bastırıldı hatta mesela Dersim gibi Ağrı gibi geniş bölgeler tamamen boşaltılarak yasak bölge haline getirildi ama ne ağanın ne de şeyhin hakimiyet temeli olan ve mevcut nizamın temelinde yatan toprak tasarrufu şekli ve onun koruyucu müessesesi olan şeyhlik müritlik müesseseleri tasfiye edilemedi.
( Bu açıklamalara bakıldığında Atatürk'ün laiklik konusundaki görüşlerinde ve yaptığı çalışmalarda ne kadar haklı olduğunu ve tekke ve zaviyeleri kapatmasında ne kadar isabet bulunduğunu görerek onu bir kez daha takdir edesim geldi. Fakat ondan sonra gelen idareciler, bunu titizlikle uygulamaya çalışsalar da yeterince geliştiremedikleri için, Demokrat parti iktidarı bu kaygan ve yeterince geliştirilememiş zemin üzerinde istedikleri gibi oynamak suretiyle, genelde ülkenin özelde bölgenin günümüz koşullarına gelmesine yol açtılar aldıkları karar ve çıkarttıkları kanunlar ve tutumlarıyla. 
Alıntıdan çıkan bir acı gerçek de, ne yazık ki laikleşme çabalarının ve tekke ve zaviyeleri kapatma girişimlerinin, bölgede yeterinde sıkı bir biçimde uygulamadığını net bir biçimde ortaya koyuyor. Eğer o dönemde muhtemelen yer altına inen bu oluşumlara gerektiği gibi müdahale edilseydi, günümüzde o topraklar üzerinde gizli savaş olmaz, buna harcanan paralarla bölgeye yatırım yapılarak bölge insanı daha müreffeh bir yaşam sürer ve hatta ve hatta çalışmak için büyük kentlere akın etmez, mevsimlik işçi olarak sefil koşullarda yollara dökülerek evini barkını terkederek, gittiği yerlerde aynı perişan koşullarda yaşamak zorunda kalmazdı. Hatta daha ileri giderek diyorum ki, eğer bölgeye yeterince ilgi gösterilmiş olsaydı, bugün başta anakentlerimiz olmak üzere, kentlerin çevresini saran gecekondu yığınları oluşmaz ve bugün bu yozlaşan yapılaşmanın getirdiği olumsuz ve asayişe mugayir sorunlarla boğuşuyor olmazdık. Ve bu sorunlar olmayacağı için de, enerjimiz ülkeye ve insanlığa yararlı şeylere harcardık Y.N. )
       Şarkın diğer bir temel davası olan Kürtleşmek Türkleşmek mücadeleleri de gene öylece sürdü gitti. Nerede küçük toprak mülkiyeti beliriyorsa orada halk sırtını hükümete dayamak istiyordu. Orada idare mektep dolayısıyla Türkçe yerleşiyordu. Nerede ağa ve şeyh galip gelirse orada köy ve toprak ağanın kontrolüne geçiyor oradan mektep idare çıkarılarak beyin hükmü geçiyor ve Kürtçe halkın dili oluyordu (sayfa 307)
( Bu saptamayı zamanında devletin ileri gelenleri yapmaktan öte, bu saptamanın gereğini gerektiği gibi yapmış olsalardı, ne Kürt sorunu oluşurdu ne de 40.000'e yakın insan ölür ve bölge halkı acı çekerdi.  Y. N. )
....

       Mesela doğuda toprak ve iskan uygulamalarıdır ki bütün İsmet paşa ve C.H.P. İktidarının en büyük talihsizliği en büyük başarısızlığıdır.
( Bu başarısızlık ne yazık ki sadece İsmet paşa CHP'nin ben büyük başarızlığı olmamış, günümüzde ülkenin ve bölgenin en büyük talihsizliğini teşkil etmiştir ve hatta ve hatta dünyanın da bence en büyük talihsizliği olan bu başarısızlık, dünya barışının önünde en büyük bir engel olarak dikilmiştir ve halen de dikilerek dünya barışını tehdit etmektedir. Y. N. )
       Hülasa şeyh Sait isyanını takip eden tenkil hareketleri hükümete doğuda gerçi doğunun 
asırlardır beklediği islahatı başarmak için bir şans sağladı. Eğer bu başarıya ulaşılırsa tarih içinde bu devir bu bölgenin hayatında altın bir devir olacaktı. Acaba bu imkanlar kullanıldı mı? HAYIR! (sayfa 308)

DOĞU PROBLEMLERİ NEDİR?

       Doğu davası Türkiye'nin çözülemeyen davası olarak kaldı. bu dava İsmet paşayı da bütün iktidarı boyunca tedirgin etti. Ama bu tedirginliğe asla bir çare bulunamadı. Doğu davasına Türkiye'nin üzerine eğilinemeyen tedavi edilemeyen bir hastalığı da diyebiliriz. Hastalığın esasında önce de değindiğimiz gibi doğunun tabi şartları iktisadi düzeni daha doğrusu düzensizliği etnik demografik problemleri ve sosyal yapısı yatıyordu. Ama hükümet bu durumu sadece idari cepheden aldı. İşe ıslahatçı değil idareci el koydu. Bu idari müdahaleler elbette kanlı askeri müdahaleleri de gerektirecek kaynaşmalar göstermiştir. Yani doğunun tabi şartlarının uyandırılması ekonomik düzensizlik demografik meseleler ve sosyal yapı meseleleri İsmet paşanın bütün iktidarı boyunca daha ziyade bir idari ve askeri inzibat meselesi olarak alındı. Tabi olarak da hastalık olduğu gibi kaldı. Yani doğunu temel yapısına alt ve üst müesseselerine devlet hiçbir zaman gereğince eğilmedi. Böylece de doğu problemi İsmet paşa iktidarının ve daha sonrasının üzerine eğinilmemiş bir sefalet  haksızlık ve hastalık unsuru olarak yaşadı. (sayfa 308 – 309 başı)
( Maalesef bu biçimde ele alınması, sorunun PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün saldırılarına başladığı ilk anlardan itibaren birebir uygulandı. Gelinen sonucuysa, bölge insanıyla birlikte hep beraber acı çekerek yaşıyoruz. Y. N. )

DOĞU NERESİDİR?
 
       Doğuyu Ağrı dağının eteğinde Iğdır'dan Erzincan'a çekilecek bir hattın ve sonrasında Fırat'ın doğu ve güneyinde kalan kısım olarak almak 1923 den sonra resmi bir teamül olarak kabul edildi. .... doğu ... eski sınırları içine eski yapısı ve manzarasıyla yaşar. Bu bölge tarih öncesinden beri insanların kaynaşma ve çatışma alanı olan dağlık yüksek bir yayladır. ..... Babil'in kuzeyinde Dicle – Fırat nehirleri arasında bundan 2000 yıl önce hakim olan Mitan yahut Mitaniler, Son Osmanlı devrinde cezire -i ulya olarak adlandırılan bu bölgenin de bir kısmını ellerinde tutarak sınırlarını Halep'e Antakya'ya kadar yaymışlardı. Fakat yüksek yaylanın asıl ve bilinen devleti Urartu'dur. 
....
       Urartu bir zahire ambarı olarak gelişti. Mesela kral Menoas ... devlet zahire ambarları 
kurdurdu. ...  doğu aslında fakir aç sefil kalacak bir bölge değildir. Türkiye'nin en büyük nehirleri oralardan geçer. Daimi karlarla hatta buzullarla örtülü sıra dağları vardır. Orta ve kuzey kısmında toprak çok yağmur ve kar alır. (sayfa 309)
       Güneyde bereketli ovalar uzanır ama ne var ki doğu bugün Türkiye'nin en bakımsız bölgesidir. 
( İnsan düşünmeden edemiyor; madem bu kadar bereketli ovalara sahip bu topraklar, öyleyse neden en çok göçü hem de yoksulluk nedeniyle, bu bölge veriyor? Bu bölge insanının mevsimlik işçilik sırasında yaşadığı rezaleti televizyonlardan Türkiye ile birlikte tüm dünya izliyor. Doğu'ya gittiğinizde, zenginlik ve müreffeh bir yaşamdan çok, yoksullukla karşılaşırsınız. Ve yaman bir çelişki sizi bir anda sarar; hem en bereketli topraklar üzerinde yaşayacaksın hem de yoksulluktan kırılmamak, aç kalmamak için ata toprağını terkedip başka bölgelere göç edeceksin. 
       İster istemez bir yaşanmışlığımı paylaşmak istiyorum sözün bu noktasında... Pipoya ilk başladığım yıllarda ve sonrasındaki 2001 buhranında, biraz da hesaplı olduğu için, Türk Pipo Tütünü içmiştim. Fakat ilk zamanlar meraktan aldığım bu tütünü açınca, doğrusu düş kırıklığına uğradım. O zamana kadar kullandığım yabancı kaynaklı tütünler, içime hazır halde envai çeşit aromalıydı. Fakat Türk tütünü basit bir folyo benzeri bir şeye sarılmış  ve odun gibi bırakılmıştı. Yani içmeden önce, oturup kırmanız ve ufalamanız gerekiyordu. Aromasıysa hadi yerinde diyelim. Bu odun gibi bırakılan tütün paketinin üzerinde ne yazıyordu biliyor musunuz? Hadi ben söyleyeyim, Doğu bölgesi tütünlerinden harmanlanmıştır. Nasıl harmanlandığınıysa, paketi açınca anlıyordunuz. Şimdilerde özelleştirmenin nimeti olarak o tütünü sanırım bulmak zor piyasada. Nedenine gelince, Doğu'nun bereketli topraklarında üretilen bu tütünler alındığı gibi, yabancı ülkelere gidiyor ve orada işlenip bize geri dönüyor. Bizimkilerde kendi malına yüksek fiyat ödeyip alıyorlar. Neden? Doğu'yu ve onun sahip olduğu olanakları değerlendirmek istemeyen bir takım dar kafalı yetkililer yüzünden. 
Daha bunun gibi binlerce bölge değeri yabancılara verilirken, bunları işleyecek olan bölge halkı kahvelerde, sağda solda pineklemenin karnını doyurmaya yetmeyeceğini anlayınca, ya başka bölgelere göç ediyor ya da bu yolla bazı emellerine ulaşmak isteyen kan emicilerin tuzaklarına kapılıp, dağa çıkıyor. Yani devletin oraya yapamadığı, bölge insanını bölgenin sahip olduğu potansiyelle kurtaracak yatırım, devlete kurşun acı kan ve gözyaşı olarak geri dönüyor. Yani şu anki terör gerçeği. Sonrada devlet yetkilileri neden doğuda terör var, neden insanlar ölüyor diye çareler aramanın yollarını arıyorlar. 
       Halbuki zamanında var olan teröre çare aramak yerine, bölgenin potansiyelini değerlendirecek çözümler aransaydı, şu an şehit cenazelerinde ağlamak yerine bölgede açılan fabrikalar ve düğünlerde halaylar çekerdik. Zira çok iyi bilinir ki, işi olmayan bir insan bunu kullanan karanlık emele sahip kişilerce her türlü yola rahatlıkla yönlendirilebilir. Ya işi olan bir kişi? Artık ekmek kavgasının peşine düşmüştür ve tek bir amacı vardır; akşam evine en azından bir ekmek götürebilmek ve sofrasına kaynayan tencere koyabilmek. Gerisi bu kişiyi ilgilendirmez. Artık onun tek bir amacı vardır; çocuklarının karnını doyurabilmek. Bu amacını gerçekleştirmek adına, sabah oldu mu gider işine tüm gün akşam eve eli kolu dolu gidebilmek için, en ağır iş de olsa çalışır durur. Akşamsa döner sıcak yuvasına, ailesiyle ve sevdikleriyle zamanını tüketir. 
       Eğer bölgede terörün kaynağı aranıyorsa, kurutmak için ilk önce kahvehanelere ve sokaklara bakılmalı ve ilk önce bunlar kurutulmalıdır. Sonrası... sonrası mı kendiliğinden gelir zaten. Ve acı kan ve gözyaşının yerini, huzur ve refah zılgıtları alır.
       Zira terörü besleyen iki unsur; yoksulluk ve işsizliktir. Açlıksa, bunlara eşlik eden en önemli yardımcı.  Y.N. )
....
       Bu saha Doğu ve Güneydoğu olarak iki bölgede incelenebilir. Van bir zamanlar Urartu'nun başkentiydi. Kürtler ve Kürtçe şimdiki etnik durumunda önemle göze çarpar. Osmanlı padişahları zamanında da buraları tamamen hakimiyet altına almış değildi. Osmanlı kanunnamelerinin toprak mülkiyeti sistemi doğuda uygulanamıyordu. ... beylikler “ mefruz – ül kalem “ yani itibari hükümetler sayılıyordu. Beylikler boyuna birleşti ve parçalandı.  Fakat çok kötü bir toprak beyliği ilkel ve zalim ağalık-şeyhlik sistemi bugüne kadar sürdü gitti.
       Bu neden böyle oldu? Bunun ilk sebebi doğuda Osmanlı imparatorluğunun hiçbir zaman yerleşememesi  yani fütuhatını tamamlayamamasıdır. Eğer bu yerleşme tamamlanmış olsaydı aslında ve batı manasıyla feodal olmayan Osmanlı toprak mülkiyeti sistemi doğuda mahalli hakimiyetleri tasfiye ederdi. Bu fütuhatın bir türlü tamamlanamamasını da bu bölgenin daima Osmanlılarla İranlılar arasında bir mücadele ve el değiştirme sahası oluşunda ve ayrıca mezhep kavgalarında aramalıdır. 
... doğunun bazı problemlerini vermeden önce mesela şu satırları okuyalım:

“ Gördüklerim kaleme sığmaz. Yoksulluk kaleme gelmez. Bu zengin ülkede halkı böylesine fakir düşürenlere...
....
       Elazığ'da oturan bir şeyhin adamları köyleri haraca kesiyor. Kurdukları çetenin adı “ milli birlik şebekesi” ...... köylerini haraca kesmişler, kasıp kavuruyorlar. Öldürüyorlar.  
        Zulmediyorlar. Karşı duranları kurşun yağmuruna tutuyorlar. Köylüleri yataklarıyla Fırat'a atıyorlar. Zira şeyh öyle emrediyor...
       Şeyh köylüleri dinden imandan ediyor. Köylüler ikiye ayrılmış kazımiler Muhammediler diye... bir imam Muhammed de kimmiş diyor. ..... ilçesinde .... köyünden ....'a sordum sormaz olaydım:
“ Kurban. Ölmeden önce süriniyik. Nasıl olayık, açlıktan...
şeyhin evinde kendini asan genç kız vs... “
( sayfa 310- 311 başı )
bu satırlar sanatçı ve yazar olan fikret otyam ın 20.10.1965 tarihli seyahat yazısından alınmıştır. ( cumhuriyet).

( 1984 yılından beri yaşananları birebir anlatan satırlar. Günümüzde de aynı sahneler sergilenmedi mi bölgede? Ve bu şeyhin terör örgütünün elebaşlarından ne ayrımı var? Yoksa bu elebaşları bu şeyhin akrabaları ya da öğrencileri mi? Yoksa bu şeyh gibi, Osmanlı'dan beri süregelen ihmaller ve vurdumduymazlık zincirinin doğal sonucu mu?  Y.N. )
.....

       1925 şubatında başlayan şeyh Sait isyanından sonra ve hazırlanan bu zemin üstünde temel ıslahata bir sosyal yapı değişikliğine gidilememesinin sebeblerini ise yalnız askeri müdahaleye ve idari ıslahata saplanmakla beraber daha geniş etkenlerde aramak icap eder kanısındayım. Bunun da başında 1924 anayasasının getirdiği demokratik - liberal devlet yapısı gelir. Devlet o tarihten sonra hamle ve inkilap namına ne yapabilmişse aslında bu anayasayı zorlayıcı karar ve kanunlarla yapmıştır. Fakat bu zorlayış nihayet topyekun yapı değişikliği ile mesela doğuda feodalizmin topyekun tasfiyesine kadar gidememiştir. Bunun en canlı misali .... iskan başarısızlığı ve kadrosuzluktur. 
.....

       İlk iş olarak bölgede özel bir kanunla ve merkezi Diyarbakır olmak üzere bir umumi müfettişlik kuruldu. (sayfa 311) Bu umum müfettişlik bölgesi Ağrı vilayetinden başlayarak, Van, Muş Bitlis, Hakkari, Siirt, Mardin, Diyarbakır, Urfa, Elazığ vilayetlerini içine alıyordu (Dersim – Tunceli bu bölgeye dahil) buna birinci umum müfettişlik denildi. Daha sonra bu geniş saha bölünerek merkezleri Elazığ ve Erzurum da olmak üzere üçüncü ve dördüncü umum müfettişlikler teşkiline gidildi. Tenkil hareketleri bazı şeyh ve ağaları ortadan kaldırmıştı. 1505 saylı kanunla da birinci umumi  müfettişlik bölgesinde hükümete arazi istimlak hakkı verildi. İstimlak edilecek arazi Türk veya Türk kültürüne bağlı göçmenlere verilecek ve bunlar tapulandırılacaktı. Bu kanun daha sonra 1515 sayılı kanunla tamamlanacaktı. Fakat ortada düzenli bir iskan teşkilatı yoktu. Gerçi 1923'de bir iskan vekaleti kurulmuştu. Bir sene kadar yaşamıştı. Ama teşebbüs ve icra imkanlarından mahrumdu. Bir sene kadar sonra lağvedilerek iskan işleri dahiliyede bir umum müdürlüğe bağlandı. Fakat bu daire hiçbir zaman aktif bir hüviyet alamadı. Bürokratik çarklar içinde bunaldı. Hulasa 1923-1930 arasında verimli bir iskan işi yürütülemedi. Gerçi gerçi bu müddet zarfında Türkiye'ye 250.000 kadar göçmen gelmişti. Hatta bunlardan az bir kısmı 1925'den sonra doğu illerine gönderilmişti. Fakat doğu illerine göçertilen bu Rumeli Türkleri hiçbir yerde sıcak ilgi göremediler. Bunların pek azına tapu verilebildi. Çoğunluk yıllar yılı tapularını da alamadılar. İskan edilenlerin bir kısmı her taraf boş ve insan eli beklerken verimsiz bataklık sıtmalı yerlere yerleştirildiler. Dağılanlar gerçi jandarma kuvveti ile yerlerine getirildi. Ama dağılışa mani olunamadı. Hastalık bakımsızlık telefatı çoğaldı. (sayfa 312)
( Bir ihmal ve vurdumduymazlık abidesi olan bu satırları okurken insan kanının donmasına ve acı acı düşünmesine engel olamıyor. Bugün doğunun ve Türkiye'nin içinde bulunduğu halin nedenini yukarıdaki satırları okuyunca daha iyi idrak ediyor. Kurtuluş savaşında ihanet edenler ve doğudaki Şeyh Sait ayaklanmasından sonra bu ayaklanmaya karışanlar, istiklal mahkemesindeki yargılanmalarının ardından hükümleri anında infaz edilmişti. Peki o ayaklanmanın ve şu an yaşanan terör dalgasının yaşanmasına sergiledikleri ağır bürokratik engellerle neden olan devlet görevlileri, hangi mahkemede yargılanmalı? İşledikleri apaçık vatana ihanet değil midir? Ve vatana ihanet edenlerin yargılandığı tek bir mahkeme vardır; Divan-ı harp. Yani kurtuluş savaşı ve sonrasında işletilen İSTİKLAL MAHKEMESİ!  Y.N. )
....

       Kaldı ki bu devrin en yetkili iki insanı Atatürk ve İnönü, birinci dünya harbindeki cephe hizmetleri sırasında bu bölgenin halini ve özelliklerini yakından görmüşlerdi. İsyandan sonra da bölgede gezileri oldu. Şu halde kendilerine getirilecek ve doğuda bir sosyal yapı değişmesini hedef tutacak makul plan ve projelerin kanunlaşması uygulanması bahsinde realist olumlu yapıcı teklifleri değerlendirecek insanlardı.  ( Tabi eğer kendilerine bu yapıcı önerileri sunacak cesarette bürokratlar ve devlet görevlileri olsaydı.... Hiç kuşkusuz doğu ve güneydoğu bugün bambaşka konularla gündeme gelirdi ve bu konulara da asla kan ve acı karışmazdı. Y.N. ) 
.... şu kanaate vardım ki bu anlam ve kapsamda teklif plan ve projelere hiçbir zaman gidilememiştir.
       İmkanların sınırlılığı malum olmakla beraber şeyh Sait isyanından sonraki müsait devrede ya yeni çıban başlarını koparamamak gibi bir idare-i maslahat yolu ya bürokratik değerlerden başka bir yanı olmayan idari raporlar ve idareci toplantıları ile yetinilmiştir. Bürokrasi ıslahat fikrini ve ıslahatçı çabaları daima yenmiştir. Halbuki isyanın bastırılmasından sonra yerli ve topraksız halk hükümetten kesin icraat beklemiştir. Bu tedbirlerde ve ıslahat hareketlerinde hükümetin yanında ve yardımcı olmuştur. Toprakların bir kamulaştırmada esas olacak vergi değerleri ise sıfırdı. Bu kamulaştırma ve dağıtma için şekiller bulunabilir ve bu şekilleri bizzat halk korur ve benimserdi. Fakat hükümet ne bu tedbirlere el atabilmiş ne de ıslahatın yapılmasında ve başarılmasında en tabi müttefiki olan halkı kazanmanın yolu bulmuştur. 
( Bu kazanamamanın sonucunda, ağa şeyh ve bey şeytan üçgeni halkı zorla kazanmış ve saltanatlarını istedikleri gibi sürdürmenin yanı sıra, PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün eylemlerine zemin ve kaynak hazırlamıştır. Y.N. )
       Kaldı ki bu gevşeklikten cesaret alan ağalar ve beyler 1925 isyanından sonra da 
mukavemetlerini yürütebilmiştir. Hükümetten ciddi bir yakınlık ve yardım göremeyen toprak kölelerini de ister istemez peşlerinden sürükleyebilmişlerdir. O zaman da kan ve tedhiş yıllar yılı sürmüştür. Bu arada mesela “ yasak bölgeler “ tesisi bunların tamamen boşaltılması gibi tedbirler de devamlı dönüşlerle tesirini kaybetmiştir. Kaldı ki koca bir bölgeyi boşatmak zaten istikrarlı bir tedbir olamazdı. Bölgeyi boşaltmak değil bölgenin taçsız hükümdarlarını bertaraf ederek bölgeyi halk adına ve halkla beraber fethetmek halka mal etmek yolları bulunabilirdi. (sayfa 313 – 314 başı)
       Bu olumlu hareketler için cesaret verici işaretler de vardı. Mesela daha önce de değindiğimiz gibi büyük  toprak mülkiyeti yerine küçük toprak mülkiyetine gidilebilen yerlerde ağa ve şeyh tutunamıyordu. Bu gibi yerlerde Türkçe yayılıyor yerleşiyordu. Küçük toprak sahibi köylü arkasını hükümete dayayarak beyi değil hükümeti tutuyor ondan yardım umduğu gibi ona yardımcı oluyordu. Hülasa bölge silahtan sonra tapuyla, mekteple mahkemeyle ve beyin emrinde olmayan memurlarla fethedilebilecekti. Asya'nın belki en zeki insanları olan Doğu Anadolu halkı şaşılacak bir anlayış ve mantık kudreti ile bu yolları seziyor bekliyordu. Esaretten bıtkındı. Sefaletten utanıyordu. Toprak ve yaylalar zengindi. Fakat sahipsizdi.  Daha doğrusu toprağın ağası bu toprakları onun asıl sahiplerine kapıyordu. Bu toprak ağalarının ellerinde ise çok yerde hatta tapu bile yoktu. Kaza mahkemeleri onlara iki şahitle istediği kadar toprak kapatmak ve onları kendi silahşörleri ile sahiplenmek imkanını verdikçe bu daima böyle gidecekti. Nitekim öyle gitmektedir.
       Diğer taraftan ve gene kanuna dayanılarak doğu illerinden gerçi 500 kadar ağa ve şeyh batı illerine göçürüldüler. Bunların toprakları köylüye verilecekti. Fakat toprak dağıtımı gerçekleşmedi. Hele tapu verilemediği gibi daha sonra 1934'de çıkarılan 2510 sayılı kanunla batı illerine nakledilen ağalar şeyhler yerlerine iade edildiler. Tabi topraklarını da aldılar. Irak'a Suriye'ye kaçan ve oradan mülklerini idareye devam eden beyler de yerlerine dönebildiler. Zaten daha 1924'den itibaren ve  medeni kanunun 639. maddesine dayanarak ağalar beyler şeyhler Doğu ve Güneydoğu illerinde pek çok toprakları şahsi mülkiyetlerine geçirmişlerdi. 2510 sayılı kanundan sonra dağıtıma tabi tutulmamış toprakları iade eden  maddelerden de faydalandılar. Bütün meraları ve göçmen yerleştirilmiş toprakları da aldılar. Bu arada henüz tapuya bağlanmamış toprakların iade edilmesi kaydından da faydalandılar. Çünkü 20 seneden beri iskan edilmiş göçmenlere dahi tapu verilmemişti. Kars vilayetinden başka hiçbir Doğu vilayetinde valiler, tapu işlerini eline almamışlardı. Nihayet C.H.P. İktidarının son yıllarında sessizce sessizce çıkartılan bir devlet şurası tefsir ve kararıyla ise tapuya bağlanmış toprakların da yeni toprak sahiplerinin ellerinden alınması ve eski sahiplerine iadesi yolu bulundu. Ve doğu bölgesini ıslah etmek Türkleştirmek gibi sloganlar böylece hazin bir yenilgi ile sona erdi. (sayfa 314 – 315 başı)
       1950 seçimlerinden önce ..... Diyarbakır taraflarında Çınar ilçesinde 20 yıl önce oraya 
yerleştirilmiş fakat henüz tapuları verilmemiş büyükçe bir Rumeli göçmenleri köyü halkının yerlerini bırakıp yeniden göçe hazırlanışlarına şahit olmuştum. İki yaşlı Kürt çobanının şahitliğine dayanılarak bu uçsuz bucaksız isyandan sonra güneye kaçan beylere ait olduğuna hüküm verilmişti. Bunlara mahalli daireler ve mahalli yerli memurlar 20 yıldan beri tapu vermemişlerdi. Şikayet üzerine gelen hakim onlara ve gözleri yaşararak topraklarını terketmeleri lazım geldiğini ve kendilerinin eğer isterlerse ancak binaların içinde kapanıp oturabileceklerini ama toprağın beye ait olduğunu bildirmişti. Göçe hazırlanan bu köy halkının toplandığı meydana bakan kahvenin duvarına ise C.H.P. nin 1950 seçim kampanyası afişleri asılmıştı. Bu afişlerin en büyük ve gösterişlisinde bir altı ok görülüyordu. Altı okun uçlarına büyük renkli harflerle şu sloganlar yazılmıştı:  köylüye toprak! Toprağa tapu! vs...
       Kahvenin önünde köylüler denklerini bağlıyorlardı. Onların etrafında beyin adamları halka olmuşlar konuşuyor gülüşüyor şakalaşıyorlardı. (sayfa 315) ( Ama 1950 seçimi garip bir netice verdi. C.H.P.'nin adları bilinen ve kanunlarla devlet şurası kararlarının çıkmasına ön ayak olan o bölgeli mebuslarına bu topraklarına ve kölelerine kavuşan beyler oy vermediler – dipnot ) gerçi yerleştirildikleri topraklardan kovulan bu çaresiz insanların haline gülen şakalaşan yerli insanlar da birer toprak kölesinden başka bir şey değillerdi. 

AMA DOĞUNUN KANUNU BUYDU.

BİR SAHİPSİZLİĞİN HİKAYESİ

       Toprak iskan ve yerleşme işlerinin olumlu bir uygulama hatta yetkili merciini bulamadığı bir gerçektir. Bu gerçek toprak ve iskan işlerini yürütmesi gereken idari organların yıllar içindeki durumu ile de görülür. (sayfa 316)

....

       İsmet paşanın gerek başvekil gerek cumhurbaşkanı  olarak bütün iktidarı boyunca doğu illerini ve orada toprak ve yerleşme davasını topyekun bir milli dava ve kalkınma davası olarak almayıp, bu bölgelerde sadece idari ve askeri müdahalelerle yetinilmesi bu idare için sanıyorum ki ağır bir kararsızlık teşkil eder. Doğunun ızdırabı uzaktan duyulan veya tahmin edilenden daima çok daha fazla olmuştur. Genel yetersizlik bütün yıllar boyunca tamdır. İsmet paşadan sonra da bu bölgenin sadece üst tabakalarda bir politika alanı yani bir seçim meselesi olarak ele alındığı bir gerçektir. Hatta mahalli nüfusların eski şeyh kalıntılarının partiler arasında kapışılması seçimlerde ve politikada ön plana çıkışları bu devrede çok şiddetli olmuş ve zaman zaman bu ön plandaki mankenler ve din istismarcığı iktidar ve muhalefet arasında mahalli pazarlık konuları olarak da  kullanılmıştır.              
       27 Mayıs'la gelen Milli Birlik İdaresi bilhassa planlama teşkilatının vücut bulmasından sonra ve bu bölge üstünde ve planlamanın da katılmasıyla bazı inceleme ve kalkınma ilkeleri aramaya girişmiş olarak bilinir. Fakat görünüşe göre bu çalışmalar da sonunda olumsuz kalmıştır. Hulasa doğu illeri meselesinde ve ta baştan itibaren bütün iktidarların payına düşen tam bir sorumsuzluk ve vebal olsa gerektir...


SONUÇ: ( Y.N. )

       İşte yukarıda saydığımız ve dile getirmeye çalıştığımız nedenlerden dolayı, Kürt sorunu maalesef sürüncemede bırakılarak, bugün ülke güvenliğini ciddi biçimde tehdit eder hale getirildi. 
       Yıllarca ihmal edilen bölge sorunları ve ekonomik koşullar sonucunda, Türkiye'nin toprak bütünlüğünde gözü olan karanlık güçler tarafından kışkırtılan Kürt kökenli yurttaşlar, bir takım sahte vaatlerle kandırılarak, önce içlerinde Türk ve Türkiye düşmanlığı uyandırıldı ardından da, bazıları sözde Kürt bağımsızlığı vaadiyle kurulan terör örgütü kapsamında dağa çıkartılarak, devlete kurşun sıkmaya yönlendirildi. 
       Dağa çıkamayanlar da, ekonomik sorunlar neden gösterilerek batıdaki kentlere ve Ankara, İstanbul gibi büyük kentlere göç ettirilerek, buralara yerleştirildi. Kebapçı, kapıcı vb. kimliklerle yerleştirildikten sonra da boş bırakılmayarak, Türk ve Türkiye düşmanlığı her fırsatta körüklendi. Özellikle Ankara, İstanbul gibi kentlerde giderek zenginleşen Kürt kökenli kişiler, kendi iş yerlerini açarak, yanlarına kendileri gibi Kürt kökenli kişileri aldılar. Ve böylece, Kürtlerin buralarda doğum yapmaları da sağlanarak, özellikle büyük kentlerdeki Kürt nüfusun artması yoluna gidildi. Bu artan nüfusla birlikte de, Türk düşmanlığı daha bir körüklendi. 
       Bunu yaparken de, Güneydoğu ve Doğu'nun geri kalmışlığı, malum terör örgütüne yapılanlarla bir Kürt milliyetçiliği uyandırılmaya çalışıldı. Geçen bu zaman içinde,  önce kebapçılık ve kapıcılıkla başlayan bu masum yerleşme, zaman içinde diğer mesleklerle devam etti ve son zamanlarda, pazarcılık, şoförlük ve hatta kuaförlükle yoluyla Kürt kökenli kişiler neredeyse ülke ekonomisini eline alırken, bazı karanlık güçlerde ellerini daha bir güçlü ovuşturmaya başladılar.  
       Fakat ellerini ovuşturmaları, soğuktan değildi. Aksine yönlendirdikleri kişiler dağlarda ölürken, onlar sıcak yataklarında 5 yıldızlı ömür sürmekteydiler. Ellerini neden ovuşturdular peki hararetle? Giderek kışkırttıkları Kürtlerin ülke ekonomisini ellerine geçirmesi işlerine geliyordu da ondan. Zira bu sayede, çeşitli mesleklerle en kilit noktalara bile sızabilen Kürtleri kışkırtarak istediklerini yapabileceklerdi. Yani ülkeyi bölebileceklerdi, çıkartacakları iç savaşla.  Güneydoğudaki 40.000'den fazla can alan terör örgütü, yalnızca işin provasıydı. Şimdilerde bu iç yapılanmanın tamamlanmaya yüz tutmasıyla, tasfiye aşamasına bu terör örgütünün tarih sahnesinden kaldırılmasıyla, kentlerdeki Kürt kimliği kullanılarak ve çeşitli ve ciddi provakasyonlarla ülke bir iç savaşa sürüklenmeye çalışılacak. 
       Bu noktada herkese aman dikkat diyorum. Sakın oyunlara gelmeyelim. Ve son derece uyanık olalım. Zira Osmanlı'dan beri planlanan oyunun son perdesi yani karanlık güçlerin elindeki son koz oynanmak üzere... yani ülke bir iç savaşa doğru sürüklenmeye çalışılmakta...  


                                                                                                             
                                                                                                                 O. NURİ UÇMANOV   
                                                                                                                                   ANKARA ... 3. 9. 08

         
NOTLAR:

1- Y.N.:YAZARIN NOTU ( Parantez içinde italik olarak belirtilmiştir. )
2- YARARLANILAN KAYNAKLAR:
     a) TEK ADAM: Şevket Süreyya AYDEMİR – Remzi Kitapevi
     b) İKİNCİ ADAM: Şevket Süreyya AYDEMİR – Remzi Kitapevi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder