29 Aralık 2010 Çarşamba

OPENOFFİCE'DEN LİBREOFFİCE'E



27 Aralık itibariyle Pardus 2011 sürümünde geleceği söylenen libreoffice'i denemek hem de nasıl bir şey olduğunu görmek için bilgisayarımın Windows Xp yüklü kısmında bulunan Openoffice'i kaldırıp yerine Libreoffice'i kurdum.
Kurulumdan hemen sonra merak ve heyecanla programı açtığımda Openoffice'den noksanın olmadığını aksine RC sürümü olmasına karşın artısının olduğunu gördüm. Bu yazıyı da Libreoffice Writter ile hazırlıyorum zaten. 
27 Aralık itibariyle Openoffice'in yerine Libreoffice'i kurdum kurmasına ya... Biraz zaman geçip de gün geceye dönüp içe dönüş başlayınca yıllardır kullandığım her türlü dilekçelerim dahil yazılarımı yazdığım, kitaplarımı hazırladığım ve kişisel hesaplarım dahil her türlü hesap işlerini yaptığım Openoffice'e veda etmenin hüznü içime oturuverdi. 
Fakat müthiş bir yenileşmenin yaşandığı bir çağda yaşıyoruz. İnsan bir noktadan sonra yeniliklere ayak uydurmak zorunda. Gelenekçi olan ben de buna dahilim. Ve insan yeniliklere ayak uydurmazsa yerinde saymanın ötesinde erir gider.
Zaten çağımız baş döndüren hızla oluşan bir yenileşme çağı. Öyle ki, en son teknoloji ürünü diye büyük bir heves ve heyecanla aldığınız bir ürün bir bakıvermişiniz birkaç dakika içinde teknoloji çöplüğündeki yerini alıvermiş... Saniye geçmesin ki teknoloji kendini yenilemesin. Örneğin Pardus... 2007 sürümüyle karşılaşmıştım kendisiyle. Daha doğrusu GNU/GL lisanslı işletim sistemiyle. Ve o sürümde tüm güncellemeleri ne kadar MB olursa olsun yapmak zorundaydınız. Şu ya da bu nedenle güncelleme yarım kaldığındaysa, Pardus 2007'yi baştan kurmak zorundaydınız. Bu yüzden 2007 sürümlerini kaç kez yeniden kurduğumun sayısını anımsamıyorum bile. Neyse ki 2008 sürümleriyle birlikte bu zorunluluk da ortadan kalkıverdi. Artık tüm güncellemeleri bir avazda yapmak zorunda değildiniz. Şu ya da bu nedenle güncelleme yarım kalsa bile sistemin kararlılığı etkilenmiyordu. 2008 sürümleri gelişen görselliği de beraberinde getirmişti. İstediğiniz birbirinden güzel masaüstü ve pencere dizaynını seçebiliyordunuz. 2008 sürümünün uzak ara ardından gelen 2009 sürümleriyle plazma ekranla karşılaşıverdik. Artık tüm masaüstünü kullanmak yerine şeffaf bir alanı kullanıyorduk. Yani kullanacağımız masaüstü alanı sınırlıydı. Bunun yerine ev dizinine ağırlık verilmişti. 2009 sürümlerinde diğer sürümlerin aksine her masaüstü için ayrı ayrı resim atayamıyor ve vcd/dvd izleyemiyorduk doğru dürüst. Fakat yine de Pardus kullanıcıları için bunun ciddi bir önemi yoktu. İnternet'e girebiliyor, her işimizi halledebiliyorduk ya... 
Şimdi düşünüyorum da iyi ki varsın Pardus; iyi ki varsın GNU/GL lisanslı programlar. Ve hep var olmaya devam et oldu mu! Bu baş döndüren teknoloji ortamında hep kendini geliştirerek...


O. NURİ UÇMANOV
Ankara ... 29. 12. 2010

15 Aralık 2010 Çarşamba

BARDAKTAN BOŞALIRCASINA



       Bardaktan boşalırcasına yağıyordu yağmur.  Bir kadın yağmurluğuna sıkı sıkı sarılmış, arşınlıyordu yolları; havanın aksine gözündeki muson yağmurlarını içine yağdırarak. Yüreğindeki acıyıysa, dışa vurmuyordu. Daha doğrusu vurmamaya çabalıyordu. Fakat her ne kadar dışavurmamaya çabalasa da, yüreğindeki acıyı, yüzü ve özellikle gözleri anlatıyordu her şeyi. “ Gözler kalbin aynasıydı, yalan nedir bilmezdi onlar. “ şairin dediği gibi.
       Giderek hızını arttıran yağmura inat tırmanmaya başladı yokuşu. Bir yandan yağmur, bir yandan ruh hali, öte yandan da yorgunluğuyla baş etmeye çabalıyordu yokuşu çıkarken. Ve gücünün tükenmeye yüz tuttuğu bir sırada arkasında bir ses duydu. Giderek yaklaşan sese gayriihtiyarî dönüp baktı. Tırmanmasına ara vermemişti ama yavaşlatmıştı adımlarını istem dışı. 
       Gittikçe yaklaşan motor sesi yanına geldi, geldi ve geçti gitti araba… Kadıncağız yokuşta yol alan arabanın ardından bakarken “ Ah! Keşke! “ dedi. “ Keşke dönüp beni alsa… “ Duyulmuş muydu bu temennisi, bilinmez! Giderek hızlanmaya başlayan adımlarla tırmanmasına kaldığı yerden devam etmeye durduğu sırada – ki birkaç adım atabilmişti yalnızca – araba bir kulaç kadar ötesinde duruverdi bir anda… Şaşırmıştı kadıncağız. Fakat şimdi uzun boylu şaşırmanın da hiç sırası değildi hani. Acelesi vardı…
       Arabadaki şahıs, dikiz aynasından tepesinden buharlar saçarak yokuşu tırmanmaya çalışan kadıncağızı süzüp geri vites yaptı ve kadıncağızın yamacına kadar geldikten sonra aracın sağ ön camını açtı; açtı ve…
“ İyi günler hanımefendi. Kusura bakmayın rahatsız etmiyorum umarım. Yanlış anlamazsanız… Sizi bu yağmurda böyle görünce… Kabul ederseniz gideceğiniz yere kadar bırakayım. “
       Kadıncağız kısa an çekimser kaldı. Bir süre anlatımsız bir hale büründü yüzü. Fakat beyni yapmaktaydı bir muhakeme. Derken ne düşündü bilinmez, belki yağmurda yürümenin zorluğunu, belki acelesini, belki de kendisine bu nazik öneriyi yapan adamı yolundan ve işinden daha fazla geri bırakmamayı… Kapıyı açtı ve geçti adamın yanındaki koltuğa.
       Adam, arabayı yeniden yokuş yukarı sürerken kadıncağıza dönüp, “ Affedersiniz! “ dedi ve ekledi ardından: “ Böyle gidiyorum fakat daha size gideceğiniz yeri sormadım. Sahi nereye gidiyorsunuz? “ Yağmurluğunun kapüşonunu açtıktan sonra cebinden çıkardığı mendillerle yüzünü kurlamaya çabalayan kadıncağız, “ Eczaneye, “ diye yanıt verdi. “ Ağır grip geçiren oğluma ilaç alacağım da. “ Bunu duyan adam arabayı yavaşlattı bir anda ve kadıncağıza dönerek “ Bir kez daha yanlış anlamaz ve işinize karışmış addetmezseniz, alacağınız ilacın ne olduğunu öğrenebilir miyim? “ 
       Kadıncağız kısa bir an adamın yüzüne bakınca adam “ Özür dilerim. Kabalığımı bağışlayın lütfen! Kendimi tanıtmayı unuttum; ben doktor Cahit. Şuhut devlet hastahanesinde görevliyim. Şimdi rica etsem, alacağınız ilacın adını öğrenebilir miyim? Belki bir yararım dokunur. “
       Kadıncağızın cebinden çıkarttığı kâğıtta yazan ilacın adını okuyan Cahit ona dönerek, “ Affedersiniz hanımefendi…. Adınız… “   
“ Leyla. Öğretmenim. “
“ Hoşnut oldum Leyla Hanım. Oğlum ağır grip olmuş dediniz değil mi?... Anlıyorum.Tam olarak nesi olduğunu söyler misiniz lütfen! “
Leyla Hanım: “ Vallahi doktor bey, iki gündür, yani askerden geldiğinden beri, yorgan döşek yatıyor. Ne yaptıysak yarar sağlamadı. En sonunda çareyi bu ilaçta bulmayı düşündük. “
“ Anlıyorum Leyla Hanım. Fakat bu ilaç, yarar sağlayamayabilir. Eğer izin verirseniz ve eviniz de uzak değilse, oğlunuzu bir de ben muayene etmek isterim. “
       Leyla Hanım kem kümün ardından “ Fakat nasıl olur. Sizi işinizden gücünüzden… “ gibi laflar gevelemeye çabalasa da adresi alan Cahit, aracın yönünü çoktan Leyla hanımın yaşadığı siteye çevirmişti bile.
       Huzurkent sitesinin 4. katındaki bir dairenin kapısının açılmasının ardından iki kişi içeri girdi üzerlerindeki yağmur sularını girişe bırakaraktan. Salonun kapısında beliren tıknaz yapılı, orta yaşlı bir adam kapıya doğru dönüp, “ Hayrola erken geldin! “ dedi kapıdaki kadına. O anda da kadıncağızın arkasındaki adamın ayırtına varınca; soran gözlerle kadıncağıza bakıp, boynunu sağa sola çevirdi. Tam dudaklarını birbirinden ayırmıştı ki, Leyla Hanım atıldı hemen:
“ Doktor Cahit Bey. Yolda rastladım. Sağ olsun arabasına aldı beni; yağmurda o halde yokuşu çıkarken görünce. Oğlumun durumunu öğrenince de, görmek istedi. Israr etti kıramadım ben de. “
       Bu arada kapının yamacına gelmiş olan Günay Bey, Cahit Bey’in elini sıkarken: “ Size de zahmet oldu beyefendi. Ayrıca eşime karşı yapmış olduğunuz da büyük bir incelik. “ Cahit “ Lafı mı olur beyefendi… İsminiz… Günay bey… İzin verirseniz hastamızı görebilir miyim? “ Günay bey, sanki daldığı bir şeylerden sıyrılır gibi “ Ah! Affedersiniz! Şöyle buyurun, “ diyerek koridorun dibindeki bir odayı gösterdi. Günay Bey önde, Cahit onun arkasında, Leyla Hanım da peşlerinde odaya yöneldiler… 
       Kapının sağındaki bir yatakta, 20’li yaşlarının demini sürmekte olan, bıyıkları yeni terlemiş bir genç yorgana sarılmış bir halde yatmaktaydı. İçeri girenleri görünce, feri gitmiş gözlerini şöyle bir aralayıp gelenleri süzdü. Tam bu anda da birinin üzerine doğru eğildiğinin ayırtına varınca hafifçe doğrulmaya çabaladı. Leyla Hanım’ın bir yandan yatağı ayarlamaya çalışırken, bir yandan da yorgan döşek yatan Okan’a: “ Nasılsın oğlum? Doktor Cahit Bey… Seni muayene etmeye geldi, “ girizgâhının ardından, Cahit, Okan’a yaklaşarak: 
“ Eveet! Nasılız bakalım delikanlı? … Toparlamış görünüyorsun ancak biz yine de mesleğimizin gereğini yerine getirelim bakalım. Önce şu sırtından bir başlayalım bakalım! “
       Cahit, beraberinde getirdiği çantasından streteskopunu çıkarırken, Leyla Hanım da Okan’ın sırtını açmıştı. Cahit, Okan’ın sırtını dinledikten sonra hafif bir yüz buruşturmasını takiben dilini dışarı salmasını söyledi. Dil muayenesini takiben de odada bulunanlara dönerek: “ Okan nasıl bu hale geldi? “ diye sordu. Leyla Hanım soruyu yakalayıp başladı anlatmaya:
“ Doktor bey, Okan birkaç gün önce askerden geldi. Sabahına da hastalık belirtileri başladı. Bu sabah durumu kötüye gitmeye başlayınca da…
“ Eczaneye ilaç almaya gitmek için yola düştünüz… Aslında iyi ki yolda size rastlamışım. Almayı düşündüğünüz ilaç, bu hastalığa iyi gelmez ki. Oğlunuz üşütmekten ve kendine dikkat etmemekten kaynaklanan ağır bir grip vakası geçiriyor. Bu arada, bronşları da biraz hasar görmüş… ( elini hava kaldırır ) Endişeye mahal yok! Hastahane ortamında tedavisini gerektirecek bir hal vaki değil. Evde ilaç tedavisiyle halledilebilecek bir vaka. “
       Leyla Hanım’ın dudaklarından bıraktığı, odada kısa süreli bir rüzgâr dalgalanmasına neden oldu. Ve ardından rahatlamış bir tonda: 
“ Teşekkür ederiz Cahit Bey. İyi ki yolda size rastlamışım. ( Cahit’in elinden reçeteyi almak için uzanır ) İlaçları hemen alırım. “
       Cahit reçeteyi geri çekerek, “ Hiç olur mu Leyla hanım! Bu yağmurda… Arabam ne güne duruyor. Hemen gider alır gelirim… Yo! İtiraz yok! Hem eczacıya daha rahat anlatırım durumu. İlla da gelmek istiyorsanız, Günay bey’le gider alırız. “ 
Leyla Hanım, Günay Bey’le kısa bir bakışmanın ardından Cahit’e dönerek:
“ Günay bey evde kalsın. Beraber gider alırız. “
       Üççeyrek saat kadar sonra, Huzurkent sitesinin önünde duran arabanın sağ ön kapısı açıldı ve bir kadın kaldırıma çıktıktan sonra indiği kapıya dönerek “ Bir kez daha teşekkür ederim Cahit bey. Çok sağ olun! “
Cahit: “ Rica ederim Leyla hanım. Yardımım olduysa ne mutlu bana! Yarın bu saatlerde uğrar hastamıza bakarım. Tabi eğer sizce bir sakıncası yoksa.”
       Leyla Hanımın “ Rica ederim. Ne sakıncası olabilir ki! Her zaman bekleriz. Sair zamanlarda da eşinizle birlikte buyurun. Kapımız size her zaman açık. “ demesinin ardından Cahit arabayı yokuş yönüne doğru sürerken, Leyla Hanım da arkasından bakıp iç geçirmeyi takiben, hafifçe başını sallayarak tebessümün ardından apartımanın kapısını iterek içeri girdi…        


                                                        

                                                                                                                             O. NURİ UÇMANOV
                                                        
                                                                                                          ANKARA ( EMEK ) … Aralık 2010